Günümüzde artık küresel ölçekte yaygınlaşan ve varlığı inkâr edilemeyen bir gerçek olan faiz, özellikle son iki asırdır Müslümanların zihin dünyasını meşgul eden en önemli meselelerden biri hâline gelmiştir. Faizi kendi varlığının temel dayanağı sayan kapitalizmin küresel ekonomiye hâkim oluşu, bugün “İslâm Devleti” adıyla anılan birçok ülkede dahi faizin farklı isimler altında uygulanmasına yol açmıştır. Bir bedeni saran sinsi bir hastalık gibi toplumsal hayatı kuşatan faiz, Müslüman toplumlarda da algı değişimine sebep olmaya başlamıştır.
Bu tabloya bağlı olarak, son iki yüzyılda İslâmî çevrelerde faize dair daha farklı ve görece ılımlı yaklaşımlar ortaya çıkmıştır. Küresel ölçekte faizin her geçen gün daha güçlü bir şekilde yer edinmesi, bazı kesimlerce artık kaçınılmaz bir son olarak görülmüş; bu da İslâm adına faize karşı daha esnek tutumların doğmasına zemin hazırlamıştır.
Modern Yaklaşımlar
İslâmî literatürde faiz, gerek Kur’ân-ı Kerîm gerekse hadis-i şerifler ışığında, türleri ayrılmaksızın kesin bir şekilde yasaklanmıştır. İslâm hukukçuları arasında asırlardır bu konuda ittifak vardır. Ancak modern döneme gelindiğinde, özellikle Batı merkezli ekonomik düzenin ve kapitalist sistemin baskısı altında, bazı Müslüman düşünürler faize karşı daha ılımlı yaklaşımlar geliştirmeye başlamışlardır. Bu yaklaşımlarda genellikle, Kur’an’da yasaklanan faizin yalnızca “fahiş ve sömürüye dayalı faiz” olduğu, günümüzde uygulanan düşük oranlı veya bankacılık sistemindeki faizlerin ise bu kapsamda değerlendirilemeyeceği ileri sürülmüştür.
Özellikle son dönemlerde, ülkemizde de etkili olmuş bazı akademik çevreler, faize karşı bu ılımlı tutumu sürdürmektedir. Bu bakış açısına göre, İslâm’ın yasakladığı faiz, insanların çaresizliklerinden yararlanılarak uygulanan tefecilik türündeki uygulamalardır. Oysa modern bankacılık sisteminde faiz, ekonominin işleyişinin doğal bir sonucu olarak görülmekte ve hatta toplumsal bir gereklilik gibi sunulmaktadır. Bu yaklaşımı savunanlar, faizsiz bir ekonomik düzenin günümüzde mümkün olmayacağını, dolayısıyla İslâm’ın da “zorunluluk” ve “maslahat” ilkeleri çerçevesinde buna izin verebileceğini ileri sürmektedir.
Ancak bu yaklaşım baştan sona temelsizdir. Çünkü Kur’ân’da haram kılınan faizin herhangi bir türüne, miktarına veya oranına dair ayrım yapılmamıştır. “Azı da çoğu da” haramdır buyruğu, meselenin özünü ortaya koymaktadır. Bu konuda icmâ sabittir; yani ümmetin uleması, asırlardır faiz konusunda aynı hükümde birleşmiştir. Modern yorumlar ise nassın açık beyanını daraltmakta, icmâyı yok saymakta ve zihinlerde şüphe uyandırmaktan başka bir işe yaramamaktadır. Kaldı ki maslahat ve zaruret ilkeleri hiçbir zaman haramı helâl kılmak için değil, ancak haramın doğurduğu zararı en aza indirmek için kullanılabilir. Faizi normalleştirmek, maslahat ilkesinin ruhunu çarpıtmak anlamına gelir.
Dahası, modern faiz sisteminin tefecilikten farklı olduğu iddiası da hakikati yansıtmamaktadır. Faiz, hangi ad altında uygulanırsa uygulansın, özü itibariyle bir sömürü mekanizmasıdır. Bugünkü bankacılık sistemi, görünüşte düzenli ve kurumsal olsa da, sermaye sahiplerini daha güçlü kılmakta; emek ve alın teriyle geçinen kesimleri borca bağımlı hale getirerek fakir ile zengin arasındaki uçurumu derinleştirmektedir. Yani şekil değişmiş, fakat zulüm baki kalmıştır. Bu yüzden modern dönemde dile getirilen ılımlı yaklaşımlar, aslında kapitalist sistemin Müslüman zihinlerde kabul görmesini sağlamakta, İslâm’ın faiz karşıtı net tutumunu perdelemektedir. Böylece hem nasların apaçık hükümleri gölgelenmekte hem de ümmetin iktisadî bağımsızlığı zedelenmektedir.
Bu yazı dizisinin devamında, İslâm’ın sermaye ve mala bakışını, güncel ekonomik problemler karşısında İslâmî hassasiyetlerle geliştirilen çözüm modellerini ve özellikle enflasyon meselesine yönelik yaklaşımları ele alacağız.






