Eskiden mahalle dediğimiz o sıcak nefesli yerler vardı. Kapı önlerinde sabahın hayırlı dualarla karşılandığı, çocukların birbirine, evlerin Allah’a emanet edildiği zamanlar… Bir evin bacası tütmese, mutfağından koku gelmese komşusu dertlenir; “Acaba bir darlık mı var?” diye usulca kapıyı çalardı. Akşam ezanıyla beraber hayat yavaşlar, ekranların değil, demli çayların etrafında sahici kelimeler birikirdi.
Şimdi ise manzara bambaşka… Aynı apartmanda, aynı betona hapsolmuş ama birbirinin adını bile bilmeyen “tanıdık yabancılar” olduk. Modern hayat bize hız verdi, konfor verdi ama galiba kalplerimiz arasındaki o görünmez köprüleri de alıp götürdü. Kalabalığız ama yalnızız; konuşuyoruz ama birbirimizi duymuyoruz.
Yunus Emre’nin:
“Gelin tanış olalım,
İşi kolay kılalım.
Sevelim sevilelim,
Dünya kimseye kalmaz.”
mısraları, asırlar öncesinden bugünün insanına sesleniyor sanki. Çünkü insanın en büyük ihtiyacı hâlâ aynı: anlaşılmak, değer görmek ve gönülden bir muhabbet hissedebilmek…
SELAM: BİR GÖNÜL ANAHTARI
Aslında her şey o küçücük görünen ama dünyaları içine alan “selam” ile başlıyor. Selam, sadece bir sözcük değildir; “Benden sana zarar gelmez, emniyettesin” demektir. İslam medeniyetinde selam vermek, bir nezaket göstergesinden çok daha fazlasıdır. Selam; dua etmektir, gönül almaktır, kardeşliğe kapı aralamaktır.
Kur’ân-ı Kerîm’de şöyle buyrulur:
“Size bir selam verildiği zaman, ondan daha güzeliyle veya aynıyla karşılık verin.”
Peygamber Efendimiz Hz. Muhammed (sav):
“Aranızda selamı yayınız.”
buyururken, aslında toplumun huzur reçetesini veriyordu.
Eskiden köy yollarında birbirini hiç tanımayan iki insan karşılaşınca selam verirdi. Pazara giden biri, önünden geçen ihtiyara selam etmeden yoluna devam etmezdi. Çocuklar büyüklerinin elini öper, büyükler de onların başını okşardı. Çünkü selam, yalnızca dudaktan çıkan bir söz değil; kalpten gelen bir sıcaklıktı.
Şimdi ise asansörde birkaç saniyelik sessizlikten kaçmak için başımızı telefona eğiyoruz. Yanımızdaki insanın yüzüne bakmıyoruz. Ekranlarda “çevrim içi” kalırken, yanı başımızdaki insanlara karşı “çevrim dışı” hâle geliyoruz.
GÖNÜL EVİNDEKİ YANGIN: MUHABBETSEZLİK
Mesele yalnızca sokaklarda değil; evlerimizin içine de bir sessizlik çöktü. Eşya çoğaldı ama huzur azaldı. Herkesin elinde bir ekran, herkes kendi dünyasına kapanmış durumda…
Mevlânâ Hazretleri:
“Aynı dili konuşanlar değil, aynı duyguyu paylaşanlar anlaşabilir.”
der.
Nurettin Topçu:
“İnsan, ruhunun inceldiği yerde ahlâk sahibidir.”
der.
KÜÇÜK İNCİTMEMELER, BÜYÜK İYİLEŞMELER
İbrahim Hakkı Erzurûmî:
“Kalp kırmak, Kâbe yıkmaktan daha kötüdür.”
Selam yayıldıkça buzlar erir. Buzlar eridikçe muhabbet filizlenir. Muhabbetin olduğu yerde ise insanlık yeniden canlanır.






