Bismillah.

Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.

Dünya, insanı her geçen gün biraz daha yoran, hırpalayan ve kendi karmaşasının içine çeken koca bir gurbet yurdu. Sabahın ilk ışıklarıyla başlayan koşturmaca, bitmek bilmeyen sorumluluklar, adaletsizlikler ve çağın getirdiği o ağır manevi yük, bazen ruhumuzu nefessiz bırakacak raddeye getiriyor. İşte tam bu anlarda, insanı teselli eden, içini ferahlatan ve ona derin bir nefes aldıran o hakikat fısıldıyor kulaklarımıza: İyi ki ölüm var!

Ölüm, modern dünyanın bize dayattığı gibi korkunç bir son, karanlık bir dehliz ya da ebedi bir yok oluş değildir. Aksine ölüm, yorucu bir yolculuğun nihayete ermesi, ruhun zincirlerinden kurtulması ve asıl vatanına dönmesidir. Hz. Mevlânâ’nın o müthiş ve asırlardır eskimeyen ifadesiyle, o bir “Şeb-i Arûs” yani düğün gecesidir. Kulun en sevgiliye, yârene, kendisini yoktan var eden yegâne merhamet sahibine kavuşma anıdır.

İnsan hiç düğününden korkar mı?!

Hiç insan, kendini herkesten daha çok seven ve koruyan biricik sığınağına gitmekten çekinir mi?!

Hakiki Merhametin Sahibine Vuslat

Ölümden korkmamak gerekir; çünkü ölümle çıkılan yolculuk, bizi sonsuz bir şefkat iklimine taşır. Bizler dünyada merhameti hep eksik, kusurlu ve şartlara bağlı olarak tanırız. Beşerî olan her sevgi ve merhamet, doğası gereği mecazidir, sözdedir. En fedakâr, en canından aziz bilen anneyi düşünelim. Bir annenin evladına olan merhameti, yeryüzündeki en saf duygulardan biridir şüphesiz. Fakat öyle anlar gelir ki, o anne bile evladına karşı tahammülünü yitirebilir; yorgundur, hayatın telaşesi içindedir, kalbi kırıktır ya da o anki öfkesi merhamet duygusunun önüne geçebilir. İnsan olmanın getirdiği zaaflar, en güçlü şefkati bile anlık da olsa gölgeleyebilir.

Ancak Cenâb-ı Mevlâ için böyle bir durum asla ve katla söz konusu olamaz. O’nun merhameti hakikidir, süreklidir ve her şeyi kuşatmıştır. Nitekim bir hadis-i kudsîde Yüce Allah, “Rahmetim gerçekten gadabıma gâlibtir “ (Buhârî, Tevhîd, 15, nr. 7404; Müslim, Tevbe, 4, nr. 2751) buyurarak kullarına rahmet kapısını her daim açık tuttuğunu müjdeler. Bizi her zerremizle yaratan, bize nefes bahşeden, kalbimizin en gizli sızılarını bilen bir Yaratıcıdan kaçılır mı? O’ndan korkup köşe bucak saklanmaya çalışmak ne büyük bir yanılgıdır! Sevgiliye ulaşmak, her zerresiyle sıkıntı olan, merhametsizliğiyle insanı kendinden tiksindiren bu fani dünyadan ayrılıp ebedi emniyete kavuşmak, aslında özlemle istenilesi bir şey olmalıdır.

Bu Çağdan Nefret Etmek İçin Çok Sebebimiz Var

Rahmetli Cahit Zarifoğlu, modern zamanların insan ruhunda açtığı derin yaraları hissetmiş ve içini şöyle dökmüştü:

“Ben bu çağdan nefret ettim, etimle kemiğimle nefret ettim...”

Bugün yaşayan ve kalbi hâlâ selametini koruyan her insan, dönüp etrafına baktığında bu hisse ortak olmaktan kendini alamıyor. Biz de her zerremizle nefret ettik bu çağdan ve bu dünyanın samiyetsizliğinden. Çünkü adalet, ahlak ve insanlık her geçen gün biraz daha irtifa kaybediyor. İnsanlığın sürüklendiği bu manevi buhranı ve yozlaşmayı asırlar öncesinden gören Allah Resûlü [sallallahu aleyhi vesellem], bizlere adeta bugünün dünyasını tarif eden çok sarsıcı bir tabloda, hangi şartlarda ölümün bir çıkış kapısı olarak talep edilebileceğini anlatıyor:

“Şu altı durumda ölümü talep edebilirsiniz:

1. Sefih kimselerin amir olması,

2. Zaptiyelerin (kolluk kuvvetlerinin) çoğalması,

3. Hükmün/adaletin para ile satılması (rüşvetlerin artması),

4. Kanın istihfaf edilmesi (kısasların hiçe sayılması, insan hayatının ucuzlaması),

5. Akraba bağının koparılması,

6. Çömezlerin (iş bilmezlerin) Kur’ân-ı Kerim’i eğlence yapmaları; onu mûsîkî yerine kullanmaları. Öyle ki, adamı (mihraba), nağme dinlemek için geçirirler. Halbuki o adamın fıkıhtan haberi bile yoktur.” (İbn Abdülber, et-Temhîd, 18/147; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, 3/494; Taberânî, el-Mu’cemü’l-Kebîr, 18/36, nr. 60).

Hadis-i şerifte zikredilen maddeleri günümüz dünyasıyla kıyasladığımızda, çağımızın ne denli büyük bir çıkmaza girdiğini görmek hiç de zor değil. Sefihlerin, yani liyakatsiz ve sığ kimselerin köşe başlarını tuttuğu, yönetim mekanizmalarını ele geçirdiği bir devirden geçiyoruz. Adaletin parayla, güçle, nüfuzla satıldığı; mazlumun hakkını ararken yorulduğu, zalimin ise elini kolunu sallayarak gezdiği bir dünya burası. İnsan hayatı o kadar ucuzladı, kanın hürmeti o kadar hafife alındı ki, her gün haberlerde cana kıymanın sıradan bir olay gibi sunulmasına şahit oluyoruz. Akraba bağlarının tamamen koptuğu; insanların yalnızlaştığı ve sadece kendi menfaatini düşündüğü bencil bir yüzyıldayız…

Güvenlik Duvarları Arasındaki Güvensizlik

Özellikle hadiste geçen “zaptiyelerin, kolluk kuvvetlerinin çoğalması” maddesi üzerinde biraz düşünmek gerekiyor. Şöyle bir başımızı kaldırıp etrafımıza bakalım. Bugün adım attığımız her yerde bir jandarma, bir polis noktası var. Sadece devletin resmi görevlileri de değil; alışveriş merkezlerinin girişlerinde, oturduğumuz sitelerin kapılarında, işyerlerinde her an üstümüzü arayan, kimlik soran özel güvenlik görevlileriyle kuşatılmış durumdayız. Bunlara bekçileri, zabıtaları, her köşeye yerleştirilen kameraları da ekleyin…

Hatta maalesef öyle acı bir duruma geldik ki, son zamanlarda okullarda yaşanan o korkunç olaylardan dolayı artık her okulun önünde bir polisimizin beklemesi gerekiyor. Oysa sormak lazım: Okul, bir öğrencinin evi, sığınağı değil miydi? Okullar birer ikinci ana kucağı değil miydi? Çocuklarımızı ilim öğrensinler, ahlak kuşansınlar diye emanet ettiğimiz o irfan yuvalarını bile artık polis koruması olmadan emniyette hissedemiyorsak, durup bir düşünmemiz gerekir…

Dışarıdan bakıldığında bu durum bir “güvenlik tedbiri” gibi görünse de sosyolojik ve ahlaki açıdan aslında çok acı bir itiraftır. Bir toplumda, bir şehirde muhafızların ve kolluk kuvvetlerinin bu denli çoğalması, orada emniyetin ve asayişin kalmadığının en açık göstergesidir. İnsanların birbirine güvenmediği, ahlakın ve vicdanın devreden çıktığı, hukukun caydırıcılığını yitirdiği yerlerde ancak silahlı güçlerle nizam sağlanmaya çalışılır. Her köşe başına bir nöbetçi dikmek zorunda kalıyorsak, orada zulüm, haksızlık ve can emniyeti tehlikesi baş göstermiş demektir. İnsanın yolda yürüdüğü yabancıdan, kendi hemşerisinden, komşusundan, hatta kendi öz evladından korktuğu, her an bir haksızlığa uğrama endişesi taşıdığı bu çağdan her zerremizle nefret etmeyelim de ne yapalım?!

İbadetin Özünden Şekline Kayış

Yozlaşma sadece sokakla, adliyeyle ya da sosyal hayatla sınırlı kalsa yine bir nebze teselli bulabilirdik. Fakat ne yazık ki bu çağ, en mukaddes değerleri bile kendi şov ve eğlence kültürünün bir parçası haline getirmeyi başardı. Hadis-i şerifin son maddesinde efendimizin dikkat çektiği “Kur’an’ın musiki yerine kullanılması, liyakatsiz kimselerin sadece sesleri güzel diye mihraba geçirilmesi” meselesi, günümüz İslam dünyasının en yaralayıcı gerçeklerinden biridir.

Bu hususta yaşanan canlı bir örneği aktarmakta fayda var. Müslümanlar için yeryüzünün en kutsal yerlerinden biridir Mekke. Mekke ve Medine imamlarının kıraatleri her zaman dikkat çeker. Genelde Mekke imamlarının sesleri, nağmeleri kulağa daha hoş gelir, insanı ritmiyle daha çok etkiler. Fakat dikkatli bir kulakla dinlendiğinde, Medine imamlarına göre mahreçlerinin ve tecvid kurallarının onlar kadar yerli yerinde olmadığı, ibadetin ilmi derinliğinden ziyade sesin cazibesine kapı aralandığı fark edilir.

Geçen yıl mukaddes topraklara gittiğimde, Medine-i Münevvere’de görev yapan imam hatip bir hocaya bu durumu sordum. Verdiği cevap son derece manidardı. Hoca tebessüm ederek aynen şöyle dedi:

“Burada imamlığa ilmi, bilgisi, fıkıh birikimi ve kıraat ilmine, mahreçlerine vukufiyeti tam olanlar öncelenir. Ama Mekke’de durum biraz farklıdır...”

İslamiyet’in kalbi, vahyin ilk nazil olduğu yer olan Mescid-i Harâm gibi muazzam bir makamda bile, işin fıkhi ve ilmi derinliğinden ziyade kulaklara hoş gelen nağmelerin, popüler seslerin öncelenmesi şaşılacak ve bir o kadar da hüzünlenecek bir durumdur. Kur’an-ı Kerim, insanlığa bir hayat nizamı sunmak, kalpleri inşa etmek ve adaletli bir toplum kurmak için indi. Onu sadece dinlenip geçilecek, estetik bir musiki unsuru gibi görmek ya da mihrabı bir sahneye çevirmek, asıl gayeden ne kadar uzaklaşıldığının kanıtıdır. İçerikten mahrum, sadece şekle ve sese odaklanmış bir dindarlık anlayışı, bu çağın ruhumuza vurduğu en ağır darbelerden biridir.

Netice

Yaratılış gayesinden uzaklaşmış, liyakati rafa kaldırmış, adaleti parayla satılır hale getirmiş, her köşesini korkuyla tahkim etmiş ve mukaddesatını nağmelere feda etmiş bir dünyada yaşıyoruz. Bütün bu manzaraya şahit olup da hüzünlenmemek, daralmamak mümkün mü?

İşte tam bu noktada imanımız bize doğumu müjdelediği gibi, ölümü de bir kurtuluş müjdesi olarak sunuyor. Ölüm; kötülüklerden, haksızlıklardan, çağın kirlenmişliğinden ve insanların vefasızlığından sıyrılıp mutlak adaletin, sonsuz merhametin tecelli ettiği o yüce makama kabul edilmektir. Kulun, kendisini dünyadaki her şeyden daha çok seven Rabbine kavuşmasıdır.

Yeryüzünün bu ağır yükü altında ezilirken, asıl yurdun burası olmadığını bilmek kalbimize su serpiyor. Biz bu çağdan her zerremizle nefret etmeyelim de ne yapalım? Ruhumuzu daraltan bu zindandan, bizi asıl vatanımıza götürecek olan ölüm temenni edilmesin de ne yapılsın? Bütün bu karmaşanın ortasında, nihai huzurun kapısı olduğunu bilerek, inançla ve teslimiyetle haykırıyoruz:

İyi ki ölüm var!