Kendi inanmadığımız bir davanın çilesine talip olmak mı? Yoksa gayretini vermediğimiz davanın meyvesine ortak olmak mı? Yoksa kâr-zarar gütmeden dava yolunda toprak olmayı dahi göze almak mı? Hangisiyiz biz? Bu bitmeyecek olan taksimatın içinde hangi sesten talimat alıyoruz: Gönül mü, akıl mı, nefis mi? Hep bu üçlem içinde Hak ve bâtının ikilemini yaşamıyor muyuz?
Hangi tarafı seçsen, bil ki karşısı senin düşmanın. Ortası olmayan bir yolun, barışı olmayan bir savaştır bu savaş. Ya Hakkın tarafındasındır ya da değilsindir. Bu değilin içinde; istersen bizzat bâtıl ile beraber ol, istersen kendini ortada tarafsız zannet. Ne olursa olsun Hak ile beraber değilsen, başına gelecek her şeyi hak ediyorsun demektir.
Neden gerek ayet-i kerimelerde, gerekse nebevî sözlerin özünde sürekli ‘Hakkı, Hak bilip ona uyma ve bâtılı, bâtıl bilip ondan uzaklaşma’ duası var hiç düşündük mü? Çünkü Hak bildiğimiz bâtıl olabilir ya da tam tersi bâtıl bildiğimiz Hak olabilir. Ayrıca bilmenin de yetmediğini ve bizi kurtarmayacağını apaçık söylüyor.
Üzerimize düşen ilk vazife; Hakkın ne olup, ne tarafta olduğunu bilmek sonrasında ise; Ona ittiba etmek geliyor. Ama ne yazık ki, Bizler dahi Hak olduğunu bildiğimiz (ve bilmemiz gereken) davadan şüphe ediyoruz. Acabalar kervanına avare gibi katılıyoruz.
Cümle alemin küfrün üzerinde tek yumruk olup birleştiği bu dünyada, o yumruğu yemeye göze alır mıyız? Daha ötesi o yumruğa karşı savunmaya geçer miyiz? Cihadın son mertebesi olan, bu yumruğa karşı yumruklarımızla saldırıya geçebilir miyiz? İşte İman ve İlim, bizim yumruklarımızdır. Biri olup, biri olmazsa vurayım derken ani gelen yumruğa karşı savunmasız oluruz. Bu sebeple iki düşünüp bir hareket etmek her daim bizim düsturumuz olmalı.
Gerçek manada inanamadığımız ve itminan derecesinde ulaşamadığımız davanın nesini savunabiliriz ki? İçimizdeki şüphe gedikleri, her bir soru, itiraz, şüpheler ile daha da derinleşip genişlemez mi? Küfrün, bizi bizden daha iyi bildiği bir asırda, düşmanın silahıyla onları vurma düsturunu ve onurunu, onlar çoktan bizden önce ele geçirmiş durumda. Biz, ‘kendimizi bile bilsek ona razıyız’ temennisiyle yaşıyoruz maalesef.
Yaşlısından gencine, dinsizinden bilgisizliğine kadar herkesin dilinde; İslam ve Onun (Haşa!) Hak din olmadığı iddiaları döner dururken, biz de bu ehli dünyanın peşlerinden gidip duralım, onlara konduramadığımız zenginlik, rahat yaşamı kendimiz için hayal edip duralım. Zaten hayal olduğu için yerimizde böylece duruyoruz.
Gün geçmiyor ki, yeni bir şüphe ortaya atılmasın, şeytan durmuyor ki, yeni bir mesele inkâr için kalplere fısıldanmasın.
Peki şeytana bile gıpta ettiren ‘şeytanlaşmış’ insanımsı mahlukatlara ne demeli? Hiçbir şey diyemeyiz ki. Çünkü daha onların kim olduklarını ne yaptıklarını ve ne yapmak istediklerini bilmiyoruz. Kimleri fonlayıp, kimlerin görevlerini sonlandırdıklarını bilmiyoruz. Rabbimiz bizlere basiret, feraset, cesaret, sadakat ve liyakat nasip etsin. Âmin.
İmtihansız, savaşsız bir dünyanın temennisi ne yazık ki ütopik bir hayatın toz pembe buldukları içinde gizlenmiş Kara şimşekler gibi bir şey. Müslümanlar, korkudan çil yavrusu gibi dağılmışken, küfrün envâi çeşidi hem silahıyla hem medyasıyla hem de parasıyla her yerden saldırıya geçmiş durumda.
Bizim artık çocukluk, gençlik, tabiri caizse ‘gevşeklik’ devresini atlatıp bir seçim yapmak durumundayız: bu cihatta var mıyız, var isek neresindeyiz? Bedenle mi, ilimle mi, eldeki imkân ile mi, son olarak dua ile mi? Çünkü biz, küfrün dahi Hak olduğunu bildiği bir Dinin mensuplarıyız. Peki biz bunu gerçekten biliyor muyuz?
Küffar, İslam’ın Hak olduğunu bilmese İslam’a ve Müslümanlara bu kadar çok saldırır mı? Neden Hristiyan ve Yahudi birbirlerine bu kadar saldırmıyorlar? Ya da örneğin Yahudilik neden Orta Asya’daki farklı farklı inançları ele geçirmek için bu kadar çok gayret sarf etmiyor? Çünkü kâfirin göz korkutmak için sıktığı yumruğunun gerçekliği, Hakiki Müslüman’ı görene kadardır. Müslümanın imanı, kâfire korkudan el bağlatır. Tıpkı dünya gözüyle şahit olduğumuz Gazze’nin mücahitleri gibi.
Biz, ‘Allah bu dini bir fasığın eli ile bile yükseltir’ hükmüne iman etmiş iken, yoksa davanın yücelmesi uğruna mücadele edenlerden olmaya değil de fasığın bu davayı yüceltmesini beklemeye talip olanlardan mıyız? Yoksa Allah muhafaza fasık olmaya mı razıyız?
İşlediğimiz günahlar hem maddi hem manevi hayatlarımızı tahrip ediyorken, bizler hala sebepler arayışındayız. Başımıza gelen musibetler, kendi elimizde yaptıklarımızdan kaynaklanıyor. Ama biz hep unutuyoruz: ‘manevi hayatımızı düzeltmeden, maddi dünyamız hep çeşitli vesileler ile çalkantılı dönemler geçirecek.’
Şeytanın, nefsin, bizle uğraştığı gibi bizler de onlarla uğraşacağız. Davamızın İzzetinin gölgesinde, korkusuzca dinleneceğiz. Biz âleme nizam veren bir Dinin mensubuyuz, âleme nifak saçanlardan değil.
Bu sebeple Dinimizi, Milletimizi ilgilendiren Her meselede, doğru bilgi ve sağlam fikir sahibi olmalıyız. Bunun için de her daim Ulemâ-i Kirâm ile hemhal olmalı, sohbetlerinde, ders halkalarında bulunmalı her türlü maddi manevi müşkülatımızda onlara başvurmalıyız. Bazen yapacağımız zahiri (maddi) bir fiil şeraitte caiz olmayabilir veya kalbimize, aklımıza gelen bir düşünce, manevi hayatımıza zarar verebilir. Bunları defetmek için ehline müracaat etmek, sonrasında ise bâtılı hem gönlümüzden hem de hayatımızdan izole etmesi için Hakka münacat etmek gerekir.
Bu konuda son dönem Hanefi Âlimlerimizden olup İslâmî ilimlerin neredeyse her alanında kitap yazıp Ümmete çeşitli vesileler ile hizmet etme gayretinde bulunmuş olan Şeyh Eşref Ali et-Tehânevî Hazretleri (V.1943) birgün talebelerine şu şekilde bir sohbet yapmıştır:
“Konuşmayı وَاتَّبِعْ سَب۪يلَ مَنْ اَنَابَ (Bana yönelenlerin yoluna uy! / Lokman Suresi 15) ayetinden bir parça okuduktan sonra tafsilata ayırdım. Kelamın özü şudur; “Bugün size yapacağım konuşma sadece bir konu üzerinde sınırlı olmayacak. Bilakis maksadım; âlimlerin vaazlarının sizlere fayda vermemesinin sebeplerini beyan etmektir. Tıpkı sebepleri öğrendikten sonra hatalarınızı düzeltmemeniz durumunda ileriki hayatınızda ‘fayda görmemenizi’ konuşmak olacak. Bu sebeplerin özü, sizden kaynaklanan birtakım eksikliklerden meydana geliyor.
Birinci Kusur; dinin herhangi bir alanına dair olan şüpheler gönlünüzü sardığı zaman, sizler bunu Ruhânî (manevi) bir hastalık olmasına rağmen onu hastalık sanmıyorsunuz. Böyle olunca da bedeninde bir hastalığa müptela olanın şifasını aradığı gibi bu şüphenin şifasını aramıyorsunuz. Sizden birinizin bedeninde bir hastalık ortaya çıksa, evinde oturup üniversite doktorun odasına gelmesini beklemez ve doktora da hastalığının devasını anlatmaz. Bilakis kendisi doktorun ayağına gider ve hastalığını anlatarak onun ilaç yazmasını bekler. Eğer ki bu doktorun yapmış olduğu tedavi yöntemi ve yazmış olduğu ilaçlar kendisine şifa vermezse, onun yanından çıkıp şehirde bulunan daha büyük (bilgili, tecrübeli) Bir doktorun yanına gider. Eğer ki bu doktor da fayda vermezse; şehrin dışında olsa dahi başka doktorları araştırır ve bu uğurda bir sürü zorluğa, doktorların ve ilaçların masraflarına katlanır ve tam bir şifa elde edene kadar da sabretmez.
-Peki öyleyse Din konusunda bu şüpheler ortaya çıktığında, manevi hastalıklarınızı tedavi etmek için, işin ehli mütehassis âlimlere müracaat etmekten sizi alıkoyan nedir? Âlimlerin sizin ayağınıza gelmesini neden bekliyorsunuz? Eğer ki bir âlimin vermiş olduğu cevap: gerek yetersiz oluşundan gerekse tabiatınızın o âlimle uyuşmamasından ötürü ikna olmayıp, deva bulmazsanız niye diğer âlimlere müracaat etmiyorsunuz? Neden sizde bulunan bu şüphenin ‘cevabının’ olmadığını zannediyorsunuz?
Size düşen derinlemesine araştırmak, meseleyi açıklığa kavuşturmaktır. Bununla beraber, bedendeki hastalıkları tedavi etme masrafları ve zorluğu, Ruhânî hastalıkları tedavi etmekteki masraflardan daha fazladır. Öyle ki, bir âlime mektup göndererek hastalığını sorup cevabını alabilirsin. (Ancak Bir doktorun yanına gitmeden, ilaçları satın almadan şifa bulamazsınız.)
İkinci Kusur; Bazı insanlar kendilerine tam bir şekilde güveniyorlar ve herhangi bir hususta hatalı olabilecekleri akıllarına gelmiyor. Bundan ötürü de, âlimlere müracaat etme ihtiyacı hissetmiyorlar. Eğer âlimlere müracaat etseler, doğrunun olması gereken vechi ortaya çıkacak.
Üçüncü Kusur; Bazı insanlar bilgisi ve tecrübesi olmadığı işlerde, başkalarına tabi olmayı adet haline getirmiyorlar. Bilakis bütün meselelerde maslahatları, illetleri (o hükmün neden öyle olduğunu) ve delilleri araştırıyorlar. Âlimlere ise bunları araştırmadan teslim olmuyorlar. Bununla beraber kâmil olmayan bir kişinin, âlim ve Kâmil bir zâtı taklit etmesi gerekiyor.
Bunun manası şu değildir; Âlimler bu meselenin delillerini ve hükümlerini, hükümlerdeki maslahatları bilmiyorlar. Bilâkis bunlar da âlimlerin ilim havzasında zengin bir şekilde mevcuttur. Ama bazen İslami ilimleri tam bir şekilde pratiğe dökmemiş olanlar, bu meseleleri ve detaylarını tam bir şekilde anlamamış olabilir.
Nasıl ki öklid şekillerini, geometri ilminin sınırlarını, usullerini ve bu ilme dair temel bilgileri bilmeyen bir kişinin, bu ilmi anlamasının mümkün olmayacağı gibi, bu şeriat ilmindeki alet ilimlerini (Sarf, Nahiv, Mantık vb.) ve temel bilgileri bilmeyen bir kişi, bu meseleleri tam manasıyla anlayamaz. Bunun için kim ki, kendisini tamamıyla bu ilimlere vermemişse, onun için bu vasıflara sahip bir Âlimi taklit etmekten başka bir yol yoktur.
Size düşen, başınıza gelen her şüphede âlimlere müracaat etmek, mesele anlaşılana kadar soru sormaya devam etmektir. Bazı meselelerin delillerini anlamak mümkün olmadıysa, o delilleri bilen ve ilimlerde derinleşmiş güvenilir bir âlime müracaat etmektir. Allah-u Teala’nın izniyle bu şekilde yaparak en kısa zamanda şüphenizin ıslah olması tamamlanacaktır...
Kaynak; El-intibâhatü’l-müfîde fî halli iştibâhâti’l-cedîde”