Zihnimizdeki gerçeklerimiz, hayata bakış açımız, hadiseleri yorumlayışımız, kabullerimiz ve retlerimizin hepsinde ustaca inşa edilmiş hileler olabilir. Tarihin seyrine baktığımızda nice siyasi vakıalar kandırmacanın mağduru olmuş, nice ictimai olaylar ise sinsiliğe yenilmiştir. Bin bir çehresiyle zamanı, mekânı ve insanı dönüştüren büyük bir güçle karşı karşıyayız. Beşeriyet tarihi kadar eski olan bu kuvvet, algı yönetimi ve manipülasyondur. Algoritmalar ve küresel medya aracılığıyla zirveye ulaşan bu tertibat, kuşkusuz tuzaklar sarmalının en büyük meydan okumasıdır.
Tarihi Serencam
Algı operasyonları, şuur ikliminin ezeli ve ebedi düşmanıdır. Nitekim bu hilekârlığın kökeni, Şeytan'ın Hz. Âdem atamızı ve Havva validemizi cennetten çıkarma sürecine kadar uzanır. Filvaki, insan için bir imtihan vesilesi olan “yasak elma”, İblis tarafından “ebedi hayat ağacı” gibi cazip bir lafızla süslenmiş ve asıl gerçek çarpıtılmıştır. Görüyoruz ki algı ve manipülasyonun temeli, yalanı süsleme ve gerçeği gizleme şeklinde atılmıştır. Ve göreceğiz ki bütün aldatmaların içinde şeytanın bir hissesi vardır.
Tarih boyunca kâh kırallar, kâh devlet sistemleri, kâh din bezirgânları, insan idrakine yön vermeye çalışmıştır. Bunların en eskisi Firavun’un sihirbazlarıdır. Onlar, hakikati efsun perdesiyle örterek, gözün gördüğünü kalbin tasdik etmesini sağlıyor, ilahi mucizeyi, maharetli bir el çabukluğu gibi gösterip, halkı hakikatin özüne değil, zannın parlak suretine meftun kılıyordu. Böylece âdemoğlu, gerçeği duymak yerine, aldatıcı bir fevkaladeliğin büyüsüne teslim oluyordu.
Uzun süre benlik ve despotlukla hükümran olmuş Roma İmparatorluğu ise bu eski tertibi başka bir kıvamda sürdürmüştür. “Ekmek ve Sirk” diyerek halkı düşünceden mahrum bırakmış ve karın tokluğunun yeterli bir yaşantı olduğunu kabullendirmiştir. Midenin guruldamasının önüne geçip, ancak ruhu aç bırakan bu siyaset, kalabalıkları eğlenceyle avutmanın, hürriyeti oyun sahnesine hapsetmenin ilk büyük misalidir. Arenalarda dökülen kan, imparatorun kudretine methiye, alkışlar ise milletin kendi hürriyetine kazdığı mezar olmuştur. Kolezyumlarda gıladyatörler marifetiyle sergilenen nümayişler, halkın merhamet duygusunu köreltmiştir. İnsanların gözü önünde işlenen vahşetler öylesine tabi bir hale gelmiş ki, ülke sathında gerçekleşen keyfi icraatlar ve kıyımlar, vicdanlara dokunmamıştır.
Bu hâl yalnız Roma’ya mahsus kalmamış, doğuda Çin saraylarında, Hint diyarlarında, Acem topraklarında, Moğol kılıçlarında ve cahiliye Araplarında da müteselsilen devam etmiştir. Nihayet asırlar sonra Orta Çağ Avrupa’sına ulaşmış ve merhaleler aşarak eşi görülmemiş çarpıtmalara, yozlaşmalara ve aldatma örüntülerine dönüşmüştür. Kilise, ihtişamlı merasimleriyle halkı muhtevadan uzak tutmuştur. Bu nedenle inanç mefhumu, derin bir tefekkürden ziyade, görkemli bir manzara hâline gelmiştir. Fikrin şuuru, adaleti aramak yerine, ayinlerin dumanında uyuşturulmuştur. Uyuşturulan her katolik, İslam’a yöneltilen yaygaralara kanarak haçlı ordularında vazife almayı en yüce dindarlık saymıştır.
İslam’dan sonra yirminci asrın başlarına kadar dünya ağırlıklı olarak hırıstiyan Batı ve Müslüman Doğu şeklinde iki kutuplu bir hal almıştır. İnsanı ruhundan arındıran, merhameti vicdandan koparan ve bilgiyi hikmetin elinden söken bu düşünce hattı, menfaati erdeme uşak, faydayı hakikate vekil saymış; ferdî hayatı çıkar hesaplarına bağlamış, kudreti başarıya hamletmiş, adâleti ise ötlerin civarına fırlatmıştır. Böylece toplumun zarif hisleri hırpalanmış ama aklı, bilim ile nikâhlanarak tanrılaştırılmıştır. Kalpten ve ruhtan müstağni kılınmış bir akla itiraz edenleri ise mantığa ve bilime karşı olarak yaftalayıp oyun dışı etmiştir.
İslam’ın ilmi, siyasi, edebi ve iktisadi yükselişi sürdükçe papalık merkezli Batı âlemi, çarpıtmalarını ve puropagandalarını, daha acımasız ama sistematik bir hale büründürerek taarruzlarını keşiş külahından aydın fularlarına tahvil etti. Bir yandan kılasik metotlarını Dante gibilerin ilahi komedyasıyla sürdürürken bir yandan da Türk-İslam beldelerinin dört bucağına zaafları kullanmak üzere bilim adamları(!) gönderdi. Evvela taş kalpleriyle ürettiği yalanlara kendileri inandı, akabinde ise yaptıkları misyonerlik faaliyetleriyle muhtelif toplumları kandırdı. Vatikan menşeli amansız saldırılar, adım attıkları her yerde önce kaos çıkardı müteakiben onu alt ederek dünyayı kendilerine minnet ettirdi.
Rönesans ve Aydınlanma sonrası Batı'nın teknik ve maddi üstünlüğü ele geçirmesiyle algı yönetimi şuh bir endam sergileyerek zirveye çıkmıştır. Bu süreçte, bilim ve sanat zılgıtlarıyla örülü oryantalizm büyük rol oynamıştır. Oryantalizm, Garb’ın Şark’ı “hükmetmek ve yönetmek” amacıyla kurguladığı bir bilgi(!) sistemidir. Oryantalist söylem, Doğu'yu önce barbar, sonra kurtarılmaya muhtaç göstererek sömürgeciliği “medeniyet götürme” misyonu olarak meşrulaştırmıştır. Bu dönemde Modernizm, Batı'nın asırlara sari deneyimini evrensel model ilan ederken; kapitalizm ise tüketimi bir yaşam biçimi şeklinde dayatarak toplumları sürekli bir tatminsizlik döngüsüne sokmuştur.
Böylece çağlar değişmesine rağmen cambazın metotları aynı kalmıştır. Hakikat hep bir perde arkasında, seyirci ise o perdenin cazibesine esir olmuştur. Sonuçta entrika operasyonları, dini, siyasi ve iktisadi sahalarla birlikte, evrensel kabullerimiz olan zaman, mekân ve insan telakkisini de zelzeleye uğratmıştır.
Kırılan Zaman
Zaman, insanın varlıkla kurduğu en derin bağlardan biridir. Her medeniyet, bu mefhumu kendi inancına, hatırasına ve iddiasına göre anlamlandırır. Kimi vakti geri dönülmez bir telakki, kimi de onu hâkimiyetin ölçüsü kılar.
Zamanı belirleyen, zihniyetin merkezini de tayin eder. Bunu fehmeden Batı, tarihin başlangıcını milat olarak kabul etmiş ve çağları kendine ait kırılma noktalarına göre isimlendirmiştir. Bu pilanlama, Firenk düşüncesini devirlerin merkezine yerleştirmiştir. Çünkü isimlendirip anlam katanlar, daima efendi olmuştur. Binaenaleyh, zamanı kendi değerlerine ve önem atfettiği hadiselere göre ayıran Avrupa, Yunan ve Roma uygarlıklarını örnek alarak emsalsiz bir egemenlik sağlamıştır.
Her hususu kendi lehine çevirmekte mahir olan garp zihniyeti, zamanı da merhale merhale ayırarak harici bir kazanç sağlamıştır. Mesela “Karanlık Orta Çağ” tabirini, içinde büyüttüğü kasıt ve garezle ileri sürmüştür. Çünkü Avrupa saplantılarıyla boğuşuyorken aynı dönemde Horasan, Endülüs, Bağdat ve Anadolu gibi İslam diyarları ise medeniyetin zirvesini yaşıyordu. Bu parlaklığının örtülmesi ve görmezden gelinmesi için İslam’ın altın çağı taammüden kirletilmiştir. Böylece, tüm beşeriyet karanlıktaydı ama bu zifiri taassubu Batı aydınlattı mizanseni oluşturulmuştur. Netice itibariyle, ifrat ve tefritlerle Batı dışındaki cemiyetlerin insanlık medeniyetine katkıları silinmeye çalışılmıştır.
İlme ve tekniğe herhangi bir katkısı olmadığına inandırılan cemiyetlerin şuur firenleri çekilmiş ve düşünce idraki mezara gömülmüştür. Dünya toplumlarının umumi manzarası böyle olunca garplı düşünürler için her türlü iddiayı ortaya atmak ve ekâbirce konuşmak için müsait zemin oluşmuştur. İşte bu boşluktan faydalanan hadbilmezler, son iki asırlık sürede tekniğin zaferini felsefi bir kesinlik gibi sunmaktadır. Sömürgeyi, iki cihan savaşını ve daha nice gayrımeşrulukları görmezden gelen Avrupa’nın siyasileşmiş otoriteleri, uygarlıklarını insanlığın ulaşabileceği en mükemmel sistem ilan etmiş ve kendilerini nihai seviye olarak görmüştür. Esasen bu iddia, farklı medeniyetleri tarihin gerisinde ve dışında kalmış diye damgalayan ideolojik bir manipülasyondur. Bugün insanlığın ufkunda beliren ekonomik buhranlar, tabiatın inim inim feryadı ve ruhun yorgun sessizliği, uygarlığın kemal dereceye ulaşmadığını, bilakis Batı’nın tek taraflı olarak kurduğu bu enkazın altında kaldığını haykırmaktadır.
Zaman algısına dair en mühim başlıklardan biri de takvimdir. Takvim, bir toplumu kültürel olarak sömürmenin en zahmetsiz ve en uzun soluklu yoludur. Hatta cemiyetlerin asimile edilmesi de bu usulle gerçekleşir. Sömürü uzmanı olan ehli salib, takvimin ne denli müessir bir faktör olduğunu keşfettiği için toplumların istirahat günlerini, yılsonu ve yılbaşı safhalarını ve daha birçok hayat kesitini hıristiyanlığın ritüellerine göre masrafsız bir şekilde kabul ettirmiştir. Günümüz Müslümanları, peygamberlerinin hayatını, milli tarihlerini ve günlük hayatlarını bile seküler saltanatın demlerine ve takvim diktasına göre öğrenmekte ve yaşamaktadır.
Kirlenen Mekân
Mekân, cemiyetlerin kendini nereye koyduğunu ve başkasını nerede gördüğünü anlatan mukaddes hazinedir. Haritalar, sınırlar, yönler ve isimler zihniyeti şekillendiren önemli unsurlardır. Bu bakımdan mekânların adlandırılmasına ve o isimler üzerinden siyaset üretilmesine fevkalade önem atfedilmiştir.
Mekânın kirletilmesinde en büyük pay İngilizlere aittir. Algı mühendisliğinin zirvesinde olan İngilizler, tilkilikleriyle maruftur. Bu itibarla mesela Londra'daki Gırinviç (Greenwich)'in meridyenlerin başlangıç noktası olarak kabul edilmesi, küresel haritacılığın merkezine İngiltere’yi koymuştur. Ortadoğu gibi isimlendirmeler ise, Doğu’nun keyfekeder tanımlanmasıdır. İngiliz’in Ortadoğu dediği coğrafyada yaşayanlar dahi kendilerini bu kavrama göre konumlandırmaktadır. Mesela Türkler kadim yurtlarına, Orta Asya demekte ve bundan hicap duymamaktadır. Hâlbuki oralar bizim ata yurdumuzdur.
Batı, coğrafyayı bir ilim sahası kadar, hâkimiyetin en mühim enstrümanı olarak görmüştür. Çünkü haritaları şahsi çıkarına uygun bir şekilde çizerse sömürü düzenini kolaylıkla devam ettireceğini bilmektedir. Bugünkü yeryüzü haritası, hilenin en bariz tezahürüdür. Nerede olursa olsun dünya haritasının ortasında Avrupa vardır ve olduğundan çok daha iridir. Bunula birlikte Kuzey Amerika da gerçeğinden daha mübalağalı durmaktadır. Afrika kıtasının cüssesi ise dalavereye kurban gitmiş ve mazlumiyetine harita bile ortak edilmiştir.
Haritalar ve bayraklar ideolojik mekân tasarruflarının mezesi olmuştur. Sykes-Picot gibi anlaşmalar minvalinde cetvelle çizilen sınırlar, sömürge kolaylığı için kurgulanmıştır. Dikkat ediniz müstemleke toplumlarının coğrafî sınırları, harici ellerce tayin edilmiş; bu sınırlar vasıtasıyla suni ulus-devletler husule getirilmiş, bölgelerin tarihî ve irfani vahdeti parçalanmıştır. Hudut çizgilerinin altında, istenildiği vakit ayrılıkların körüklenip fitnenin kolayca alevlenmesi de amaçlanmıştır. Günümüzde ise bu mekân kontrolü, dijital alana intikal ederek zihinlerde meçhul sınırlar çizilmiştir.
Modern dijital ortam, coğrafyanın sınırlarını aşan, hatta onlardan daha zalim bir tahakküm alanı kurmuştur. Her arama, tıklama ve beğeni, veri hâline dönüştürülerek kişinin korku ve arzuları tahmin edilmektedir. Böylece kullanıcıya özel bir dijital evren sunulmakta ve bu sayede her hareket denetlenip kontrol altına alınmaktadır. Çünkü ister gerçek isterse sanal mekân olsun belli bir labirente sıkışan herkesin takip edilmesi daima kolaydır.
Böylesine tertiplenmiş bir ortamda, özgür kalmak mümkün değildir. Haliyle medya ve dijital platformlar sayesinde kişinin davranışlarının öngörülmesi ve yönlendirilmesi içten bile değildir. Bu aşamadan sonra her malumat, düşünme melekesini köreltir ve insanı sistemin dişlileri arasında yavaşça öğütür. Sonuçta çağdaş dijital mekân, algı yönetimi ve manipülasyonun en rafine araçlarından biri olarak kullanıcıda sanki kâinatı ayağına getirmiş vehmini uyandırır fakat aslında onu kendi fikir hücresine hapseder.
İnsanlıktan Çıkarılan İnsan
İnsanın yaratılış gayesi, hakikate ulaşmak ve ona uygun bir hayat sürmek iken, beşeriyet tarihi boyunca bu gaye, çeşitli güçler tarafından çarpıtılmaya çalışılmıştır. Zira insan, anlamın olduğu kadar aldanışın da merkezindedir. Aldanan ve idraki ele geçirilen kişinin bedenini, emeğini ve nihayetinde kaderini kontrol etmek pek kolaydır. Bu nedenle, geçmişin en derin savaşı algı mücadelesi, en mühim cephesi ise insan olmuştur.
Hilebazlık yönetimi, öteden beri insanın benliğini dönüştürmeyi amaçlar. Son iki asrın en etkili silahları olan Kapitalizm ve Modernizm, giyimden başarı tanımına, ahlaktan estetik anlayışına kadar her alanda Avrupai, bireyci ve tüketim odaklı muteber bir insan tipini küresel standart olarak dayatmıştır. Haliyle, bu yapay sıtandarda uymayan yaşamlar ve kültürel formlar, geri kalmışlık etiketiyle yaftalanıp değersizleştirilmiştir.
Algı yönetimi ve manipülasyonun birçok çehresi vardır, bu durumu derinlemesine inceleyen yerli ve yabancı araştırmacıların ortak tespiti şudur: Asri toplumda birey, ekonomik ve sosyal baskı ile beraber, zihni ve kültürel tahakküm girdabına da maruz bırakılır. Fiziki ve zihni açıdan sömürgeleştirilmiş insan, değerlerini küçümsemeye ve kimlik bunalımı yaşamaya itilir; çünkü bireyin hüviyeti, artık ne olduğundan çok ne tükettiği üzerinden tanımlanır. Reklam, popüler kültür ve tüketim odaklı medya, bu süreci güçlendiren aygıtlardır; alternatif üreten bilinç törpülenir, kişi sistemin gizli mürebbiyeleri tarafından istenilen akışa sevk edilir.
Modern yayın organları ve dijital araçlar, insanın tefekkür etme kapasitesini zayıflatarak, anlık duygulara hitap eden içeriklerle fertleri kolay manipüle edilebilir hâle getirir. Çelişkili ve şantaşvari bilgi akışı, bireyin hafızasını sarsar, böylece içtimai bilinç ve duyarlılık sezgisi bulanıklaşır. Filtre balonları ve veri takibi sayesinde, şahsın hangi seslere ve görüşlere temas edeceği duruma ve şartlara göre tanzim edilir.
İnsanı insanlıktan çıkaran çirkinler masası, cazibe tuzağının ve komplonun tesirini artırarak, şuurlu fertlerin müstahkem kalelerinde gedikler açmak için yalpalı bilgiler savurur. Dört bir cihetten kuşatarak, fikir burçlarına şüphe okları fırlatır. Bu muhasaranın hemen sonucunu almak için pek de acele etmez. Nihayetinde herkesi değiştirmek kabil olmayabilir, ama herkese şüphe tohumu ekmek mümkündür. Bir yandan netameli bir ortam oluştururken diğer yandan da insanın isyan etme dürtüsünü bile sisteme faydalı olacak şekilde yönlendirir; köklü adaletsizliklere itirazı aşırıcılık olarak damgalarken, tüketim kültürüne yönelik sathi özgürlük isyanlarını ise doğrudan teşvik eder.
Modern çağın tahrif mühendisleri, düşünen, hisseden ve sorgulayan bir anlayıştan ziyade, tükettikçe var olduğunu sanan, duygularını ekranlardan, değerlerini reklamlardan devşiren yeni bir insan örneği inşa etmeyi hedeflemektedir. Bu insan tipi; iradesini konfora, vicdanını menfaate, faziletini ise hazza feda etmiştir. Özgürlüğünün başkalarınca tasarlandığının farkında bile değildir. Ne sevinci, ne de öfkesi kendine aittir, düşüncesi dahi algoritmaların gölgesinde biçimlenmiştir. Böylece insan, ferasetine sıvanmış çamur yüzünden künhüne yabancılaşmıştır. Nihayetinde, modern çağın en bariz başarısı, insanı kendi varlığından soyutlayarak onu gönüllü bir esarete ikna etmesi ve yeryüzünün halifesi olmak yerine, onu tüketimin pasif bir nesnesi hâline getirmesidir.
Müstesna Hülasa
Bu çağ, yokluğa varlık elbisesi giydiren deccal oyununun son perdesidir. Asırlar boyu süren hile ve istismar, iman dolu gönüllere zindan kurmuştur. Müşahede ediyoruz ki, Firavun’un sihri, bugün sembollerin çarkında dönüyor. Seküler hegemonya, coğrafyaları sömürüyor, şuurun en mahrem köşelerine sızıyor ve insana mefkûresini inkâr ettiriyor. Hakikati yutan, tefekkürü boğan, kalbi maddede eriten bu sistemin zaferi, bedenin ve ruhun iflası üzerine bina edilmiştir. Bizim en büyük düşmanımız, dışarıdaki kuvvetin içimizde açtığı boşluktur; bilincini yitirmiş, zevk peşinde koşan tıynetimizin, ortaya milli bir karakter koyamayışıdır.
O hâlde, bu kesif karanlığa karşı tek çare, yüce bir idrakin ihyasıdır. Kurtuluş, sâdece kendine gelmekte, iman ve tarih şuuruyla billurlaşan vakur bir duruşta saklıdır. Yapılması gereken ise şudur: Çürümüş enkazların illüzyonlarına karşı fikrî bir kıyam ilan etmek. Etrafı sanal perdelerle örülmüş hapishanenin duvarlarını yıkmak için gözünü haramdan, kulağını boş sözden sakınan ve kalbini tefekkürle besleyen nesillere ihtiyaç vardır. Çünkü hakikat, ne kadar gizlenirse gizlensin, uyanmış bir ruha kendini ifşa eder. Bu sebeple, düşünceyi yeniden aklın, kalbin ve ruhun merkezine koymak, zamanı, mekânı ve insanı Batı'dan geri alma hamlesidir.






