Modern çağın insanı, cebindeki telefonun şarj yüzdesini neredeyse kalp atışı kadar takip ediyor. Gün içinde birkaç kez prize uzanan ellerimiz, nedense ruhumuzun eksilen taraflarını fark etmekte aynı hassasiyeti göstermiyor. Şarjı yüzde ona düşen telefon bizi telaşlandırırken; merhameti azalan, sabrı tükenen, sevgisi eksilen kalbimizin sessiz çığlığını çoğu zaman duymuyoruz.
Eskiden insanlar akşam olunca evlerine döner, kapılar kapanır ama gönüller açılırdı. Bir sofranın etrafında toplanılır, çay demlenir, büyükler konuşur, çocuklar dinlerdi. Şimdi aynı evin içinde herkes başka bir ekrana bakıyor. Aynı odada bulunup birbirinden uzak yaşayan insanların çağına geldik. Kalabalık arttı ama muhabbet azaldı.
Teknoloji elbette bir nimettir. Uzakları yakın etmiş, bilgiye ulaşmayı kolaylaştırmış, nice kolaylık sağlamıştır. Fakat insan, elindeki nimetin hâkimi olmak yerine esiri hâline geldiğinde mesele değişiyor. Telefonu yöneten insan değil de, telefonun yönettiği insan ortaya çıkıyor. Bildirim sesleriyle irkilen, ekrana bakmadan duramayan, birkaç dakika internetsiz kalınca huzursuzlaşan bir nesil oluşuyor.
Bugün birçok insan sabah uyandığında ilk olarak telefonuna bakıyor. Mesaj var mı? Bildirim gelmiş mi? Kim ne paylaşmış? Oysa bir zamanlar insanlar güne dua ile başlardı. Sabahın sessizliği içinde kalbin de bir uyanışı olurdu. Şimdi ise gözler açılır açılmaz ekran ışığıyla karşılaşıyor. Geceleri bile telefon başucunda tutuluyor; sanki insanın en yakın dostu olmuş gibi…
Fakat insan ruhu, teknolojiyle değil; muhabbetle, tefekkürle, huzurla beslenir. Kalp dediğimiz şey yalnızca kan pompalayan bir organ değildir. İnsanın vicdanı, sevgisi, merhameti ve manevî merkezi de oradadır. Kalp ihmal edildiğinde insanın yüzü gülebilir ama içi yorulur. Çünkü ruhun da şarja ihtiyacı vardır.
Bugün birçok kişinin “çok yoruldum” dediğini duyuyoruz. Bedenen ağır iş yapmadığı hâlde tükenmiş hisseden insanlar var. Çünkü insanı yalnızca beden yormaz. Gürültü, hız, kıyas, gösteriş ve sürekli maruz kalınan dijital kalabalık da ruhu yorar. Her an çevrim içi olmak, insanın kendi içine çevrim dışı kalmasına sebep oluyor.
Eskiler “kalp paslanır” derdi. Nasıl ki kullanılmayan demir pas tutarsa, ihmal edilen gönül de katılaşır. Sürekli ekranla meşgul olan gözler, zamanla insanın iç dünyasını görmeyi unutuyor. Bir çocuğun sessizliğini, bir annenin kırgınlığını, bir yaşlının yalnızlığını fark edemeyen insanlar çoğalıyor. Çünkü dikkatimiz dağılıyor, derinliğimiz azalıyor.
Oysa kalbin şarjı çok başka şeylerle doluyor:
Bir yetimin başını okşamakla…
Bir dostu gerçekten dinlemekle…
Sessizce edilen bir dua ile…
Kur’ân tilavetiyle…
Toprağa, gökyüzüne, yağmura bakıp tefekkür etmekle…
Bir özürle…
Bir teşekkürle…
Bir “hakkını helal et” cümlesiyle…
İnsan bazen saatlerce telefonunu şarj edip kendisini tüketiyor. Bataryası dolu ama ruhu boş insanlar oluşuyor. Her şeye ulaşabiliyoruz ama huzura ulaşmakta zorlanıyoruz. Çünkü modern çağ, insana sürekli dışarıyı gösteriyor; fakat iç dünyasını unutturuyor.
Tasavvuf büyükleri kalbi bir eve benzetirdi. Eğer o eve sürekli dünya gürültüsü dolarsa, hakikatin sesi duyulmaz hâle gelir. Günümüzde ekranlar yalnızca elimizi değil, zihnimizi ve gönlümüzü de işgal ediyor. İnsan bir süre sonra sessiz kalamaz hâle geliyor. Oysa bazen insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, biraz susup kendini dinlemektir.
Belki de bu yüzden bugün huzur arayışı bu kadar arttı. İnsanlar sürekli bir şey izliyor ama dinlenemiyor. Sürekli konuşuyor ama anlaşılmıyor. Sürekli paylaşıyor ama yalnızlaşıyor. Çünkü ruh, gösterişle değil samimiyetle iyileşir.
Telefonlarımızı geceleri prize takıyoruz çünkü ertesi güne güçsüz başlamasını istemiyoruz. Peki kalbimizi neyle dolduruyoruz? Öfkeyle mi? Kıyasla mı? Hırsla mı? Yoksa merhametle, sabırla ve muhabbetle mi?
Belki de bazen telefonu elimizden bırakıp kalbimizin sesini dinlememiz gerekiyor. Biraz yavaşlamak… Bir dostun hâlini sormak… Annemizin yüzüne uzun uzun bakmak… Sessizce dua etmek… Gökyüzünü seyretmek… Çünkü insanın ruhu da dinlenmek ister.
Şarjı biten telefon birkaç saat içinde yeniden çalışır. Ama ihmal edilen kalbin tamiri bazen yıllar sürer.
Dipnotlar
1. Byung-Chul Han, Yorgunluk Toplumu, çev. S. Karlıtekin, İstanbul: Açılım Kitap, 2017, s. 18-25.
2. Marshall McLuhan, Understanding Media: The Extensions of Man, New York: McGraw-Hill, 1964, s. 7-15.
3. İmam Gazâlî, İhyâu Ulûmi’d-Dîn, çev. Ahmed Serdaroğlu, İstanbul: Bedir Yayınları, 1981, Cilt III, s. 58-64.
4. Necip Fazıl Kısakürek, Çile, İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2005, s. 112.
5. Erol Güngör, İslâm’ın Bugünkü Meseleleri, İstanbul: Ötüken Yayınları, 1993, s. 94-101.
6. Nurettin Topçu, Yarınki Türkiye, İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016, s. 73-80.
Bibliyografya
Gazâlî, İmam. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. Çev. Ahmed Serdaroğlu. İstanbul: Bedir Yayınları, 1981.
Güngör, Erol. İslâm’ın Bugünkü Meseleleri. İstanbul: Ötüken Yayınları, 1993.
Han, Byung-Chul. Yorgunluk Toplumu. Çev. S. Karlıtekin. İstanbul: Açılım Kitap, 2017.
Kısakürek, Necip Fazıl. Çile. İstanbul: Büyük Doğu Yayınları, 2005.
McLuhan, Marshall. Understanding Media: The Extensions of Man. New York: McGraw-Hill, 1964.
Topçu, Nurettin. Yarınki Türkiye. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2016.