Modern şehirlerin o pırıltılı ama beton kokulu labirentlerinde, kalabalıklar içinde giderek daha da yalnızlaşıyoruz. Eskinin o tek katlı, bahçeli evlerinde birbirine düğümlenen hayatlar, bugün çok katlı apartmanların gri koridorlarında, çelik kapıların ardında sessizliğe gömülmüş durumda. Fiziksel olarak birbirimize sadece birkaç santimlik duvarlar kadar yakınız; fakat ne acıdır ki ruhen bir o kadar uzağız. Kapılarımız yan yana ama gönül yollarımız kapalı. Oysa komşuluk, sadece posta kutularının yan yana dizilmesi değil; birinin acısını diğerinin mutfağında hissedebildiği derin bir can bağıdır.

İslam düşüncesinde komşuluk, boş zamanlarda sergilenen bir nezaket göstergesi değildir. Aksine, sınırları ilahî bir hassasiyetle çizilmiş, mülkiyet hakkını dahi sorgulatan güçlü bir hukuk alanıdır. Bu medeniyette “ev benim, istediğimi yaparım” anlayışı karşılık bulmaz. Mülkiyet, bir başkasının huzuruna dokunduğu, bir çocuğun uykusunu böldüğü ya da bir hastanın sükûnetini bozduğu anda mutlak olmaktan çıkar. Böylece bireyin tasarrufu, başkasının hakkı ile dengelenir; özgürlük, sorumlulukla anlam kazanır.

Bu anlayışın tarihî tezahürü, klasik İslam hukukunda ve özellikle Osmanlı uygulamasında açıkça görülür. Mecelle’de yer alan hükümler, komşular arasındaki ilişkileri düzenlerken bireyin mülkiyet hakkını “zarar-ı fahiş” ilkesine göre sınırlandırmıştır. Bir kimsenin kendi mülkünde yaptığı tasarrufun komşusuna aşırı zarar vermemesi esası, hukukun yalnızca hakları değil; aynı zamanda sınırları da belirlediğini gösterir. Böylece hukuk, birinin nefesinin diğerini daraltmadığı bir hayatın teminatı hâline gelir[^3][^4].

Kur’ân-ı Kerîm’de yer alan “Yakın komşuya ve uzak komşuya iyi davranın” emri, komşuluk hukukunun ilahî bir temele dayandığını açıkça ortaya koyar[^1]. Hz. Peygamber’in “Komşusu şerrinden emin olmayan kimse iman etmiş değildir” uyarısı ise bu ilişkinin imanla doğrudan bağlantılı olduğunu göstermektedir[^2]. Bu bağlamda komşuluk, yalnızca sosyal bir ilişki değil; aynı zamanda dinî bir sorumluluk alanıdır.

Ne var ki komşuluk hakkı sadece zarar vermemekle sınırlı değildir. Komşuluk; paylaşmak, gözetmek ve dayanışmak demektir. Pişen bir yemeğin kokusu dışarı taştığında bir tabak da komşuya uzatabilmek, hastalanan birinin kapısını “bir ihtiyacın var mı?” diye çalabilmek, bayramda en yakınındaki insanın gönlünü alabilmek bu sorumluluğun bir parçasıdır. Küçük gibi görünen bu davranışlar, aslında insanı bireyselliğin dar sınırlarından çıkarıp “biz” olmanın geniş ufkuna taşır[^6].

Toplumsal açıdan bakıldığında komşuluk, aileden sonra gelen en yakın sosyal çevreyi oluşturur. Bu nedenle komşuluk ilişkilerinin niteliği, toplumun genel ahlâk yapısını doğrudan etkiler. Güven, yardımlaşma ve dayanışma gibi değerler, en somut hâliyle komşulukta hayat bulur. Bu bağların zayıflaması ise yalnızca bireysel değil; toplumsal bir çözülmeye işaret eder.

Modernleşme süreciyle birlikte bu bağın zayıfladığı açıktır. Şehirleşme, apartmanlaşma ve bireyselleşme; komşuluk ilişkilerini yüzeyselleştirmiştir. Günümüzde insanlar aynı binada yaşadığı hâlde birbirinin hayatına temas etmeden yaşayabilmektedir. Selamlaşmanın yerini sessizlik, paylaşmanın yerini mesafe almıştır. Sosyolojik çalışmalar, komşuluğun giderek “zorunlu birliktelik” olarak algılandığını ve ilişkilerin yüzeysel bir düzeye indiğini ortaya koymaktadır[^5].

Oysa apartman hayatı, aynı zamanda her gün tekrar edilen bir ahlâk imtihanıdır. Merdiven otomatiğinden asansör kullanımına, gürültüden ortak alanların paylaşımına kadar her ayrıntı, bireyin başkasına olan saygısının bir göstergesidir. Bu nedenle komşuluk, sadece rahatsız etmemek değil; güven vermek, huzur olmak ve gerektiğinde destek olabilmektir. Başka bir ifadeyle, komşu için sadece “zararsız” değil, aynı zamanda “rahmet” olabilmektir.

Sonuç olarak, aynı binada yaşamak insanı komşu yapmaz; yalnızca birlikte yaşayan bireyler hâline getirir. Komşu olmak ise başkasının mahremiyetine saygı göstermek, onun kederiyle dertlenmek ve gerektiğinde yükünü paylaşabilmektir. Günümüzün bireyselleşen dünyasında komşuluk ilişkilerini yeniden canlandırmak, sadece geçmişe duyulan bir özlem değil; toplumsal huzurun yeniden inşası için bir gerekliliktir.

Unutulmamalıdır ki toplum, üst üste yığılmış beton bloklardan değil; birbirine muhabbetle açılan kalplerden oluşur. Belki de yarın sabah asansörde karşılaşacağımız bir komşuya vereceğimiz samimi bir selam, apartman boşluğundaki o soğuk sessizliği bozacak ilk adım olacaktır.

Dipnotlar

[^1]: Nisâ, 4/36.

[^2]: Buhârî, Edeb, 29; Müslim, İman, 73.

[^3]: Mustafa Ünal, “İslam Hukukunda Mülkiyeti Kısıtlayan Bir Sebep Olarak Komşuluk Hakkı”, Adalet Dergisi, 2022.

[^4]: Süleyman Emre Zorlu, “Mecelle-i Ahkâm-ı Adliyye’de Kat Mülkiyetine İlişkin Hükümler”, Selçuk Üniversitesi Hukuk Fakültesi Dergisi, 2022.

[^5]: M. Fatih Demirdağ – Mehmet Turan, “İslam’da Komşuluk ve Günümüzde Değişen Komşuluk İlişkileri: Ankara Örneği”, 2023.

[^6]: “İslam’da Komşuluk Hak ve Hukuku”, Diyanet İşleri Başkanlığı.

Bibliyografya

- Demirdağ, M. Fatih – Turan, Mehmet. “İslam’da Komşuluk ve Günümüzde Değişen Komşuluk İlişkileri: Ankara Örneği”, 2023.

- Ünal, Mustafa. “İslam Hukukunda Komşuluk Hakkı”, Adalet Dergisi, 2022.

- Zorlu, Süleyman Emre. “Mecelle’de Komşuluk ve Kat Mülkiyeti”, 2022.

- Diyanet İşleri Başkanlığı. “İslam’da Komşuluk Hakları”.

- Buhârî, el-Câmiu’s-Sahîh.

- Müslim, el-Câmiu’s-Sahîh.