İnsan, çoğu zaman kendisini kalıcı zanneder. Gücünü, gençliğini, şöhretini ve sahip olduklarını sarsılmaz bir zemin üzerine kurduğunu düşünür. Oysa zaman, bu zannı her nesilde yeniden boşa çıkarır. Muallaka şairleri arasında yegâne Müslüman şair olan Lebîd b. Rebîa radıyallahu anhın, kardeşi Erbed için söylediği mersiyede dile getirdiği hikmetli mısralar, insanın bu aldanışını yalın ama sarsıcı bir dille yüzümüze vurur:

وَمَا المَرْءُ إِلَّا كَالشِّهَابِ وَضَوْئِهِ

يَحُورُ رَمَادًا بَعْدَ إِذْ هُوَ سَاطِعُ

“İnsan, bir yıldız gibidir; bir an parlar, çevresini aydınlatır, sonra sönüp kül olur.”

Parlaklık geçicidir; kalıcılık ise çoğu zaman bir vehimden ibarettir. Yıldızın ışığı göz kamaştırıcıdır; fakat kaderi sönmektir. İnsan da böyledir. Hayatının bir döneminde ilimle, kudretle, servetle ya da şöhretle parlar. Çevresindekiler ona hayranlıkla bakar, sözüne kulak verir. Ne var ki zaman, bu parlaklığı yavaş yavaş aşındırır. Güç zayıflığa, gençlik ihtiyarlığa, varlık yokluğa döner. Geriye ise çoğu zaman yalnızca hatıralar ve ibret kalır. Bu hakikat, yalnızca şiirin değil, vahyin de ortak sesidir. Kur’ân bu fâniliği kesin ve sarsılmaz bir dille ilan eder:

"كُلُّ مَنْ عَلَيْها فانٍ وَيَبْقى وَجْهُ رَبِّكَ ذُو الْجَلالِ وَالْإِكْرامِ"

“Yeryüzünde bulunan her şey fanidir; yalnız azamet ve ikram sahibi Rabbinin Zâtı bâkîdir.” (Rahmân, 26–27)

Lebîd radıyallahu anhın yıldızıyla Kur’ân’ın fânilik beyanı aynı noktada birleşir: Parlayan her şey bâkî değildir; bâkî olan her şey ise göz kamaştırmak zorunda değildir. İnsanı yücelten şey, geçici bir ışık değil; sönmeyen bir değerdir.

وَمَا الْبِرُّ إِلَّا مُضْمَرَاتٌ مِنَ التُّقَى

وَمَا الْمَالُ إِلَّا مُعْمَرَاتٌ وَدَائِعُ

“İyilik, ancak takvadan kaynaklanan gizli niyetlerdir; mal ise geçici olarak elde tutulan emanetlerdir.”

Lebîd radıyallahu anh, gerçek değerin dış görünüşte değil, kalpte saklı olduğunu hatırlatır. İyilik; gösterişli sözlerde, alkışlanan davranışlarda değil, takvâ ile yoğrulmuş ve çoğu zaman gizli kalan niyetlerde barınır. İnsan, yaptığı iyiliği ilan etmediğinde eksilmez; bilakis o iyilik, Allah Teâla katında daha sağlam bir değer kazanır. Gizli kalan takvâ, insanın kül olmaktan kurtardığı en kıymetli sermayedir. Mal ise dünya hayatında imtihan için verilmiş, ahirette çetin bir hesaba konu olacak bir emanetten ibarettir. Bugün “benim” dediğimiz her şey, yarın başkasının eline geçmeye mahkûmdur. Malın kalıcılığı yoktur; onun gerçek değeri, nasıl kazanıldığı ve nerede harcandığıyla ölçülür. İnsan, emaneti emanet bilmediğinde ona esir olur; emanet olarak gördüğünde ise özgürleşir.

Bugünün dünyasında bu hakikat daha da keskinleşmiştir. Parlaklık artık gökyüzünde değil, ekranlarda üretilmektedir. Şöhret, yılların emeğiyle değil; saniyelerin dikkat süresiyle ölçülür hâle gelmiştir. Beğeniler, alkışların yerini almış; görünürlük, değerin önüne geçmiştir. İnsanlar parlamak için yarışmakta; fakat kül olmanın ne kadar hızlı gerçekleştiğini çoğu zaman fark etmemektedir. Lebîd radıyallahu anhın yıldızı, bugün daha parlak; fakat daha çabuk sönmektedir.

أَتَجْزَعُ مِمَّا أَحْدَثَ الدَّهْرُ بِالْفَتَى

وَأَيُّ كَرِيمٍ لَمْ تُصِبْهُ الْقَوَارِعُ

“Zamanın insana getirdiklerine üzülüp sızlanıyor musun?

Hangi asil, hangi erdemli kimse vardır ki musibetlere uğramamış olsun?”

Bu beyit, insanın iç dünyasına yöneltilmiş sert fakat hikmetli bir ikazdır. Zamanın darbeleri karşısında şaşırmak yersizdir; çünkü musibet, insan olmanın ayrılmaz bir parçasıdır. Asalet, belanın hiç gelmemesinde değil; geldiğinde sergilenen duruşta ortaya çıkar.

Bu beyitler bize şunu öğretir: İnsan fanidir, mal emanettir, iyilik ise kalpte gizlidir. Zaman herkesi sınar; fakat herkes bu sınavdan aynı şekilde geçmez. Parlayan bir yıldız olduktan sonra kül olmak istemeyen insan, ışığını dışarıdan değil, takvâdan almalıdır. Çünkü kül olmayan tek şey, Allah Teâla için yapılan iyiliktir.

Gün bittiğinde, ışıklar söndüğünde, alkışlar sustuğunda geriye ne kalır? İnsan, parladığı anların mı yoksa sabrettiği, sakladığı ve Allah Azimu’ş-şan için yaptığı amellerin mi mirasçısıdır? Fânî bir parlaklık mı, yoksa bâkî bir değer mi bırakacaktır ardında? İşte bu soru, insanın hayatını baştan sona yeniden tartmasını gerektirir. Zira sonunda herkesin yüzleşeceği hakikat aynıdır: Parlayan her şey söner; fakat Cenâbı Mevla için yapılan hiçbir iyilik kaybolmaz.