Bismillah, Elhamdulillah, es-Salâtu ve’s-Selâmu ale Rasulillah…

İnsan bazen kapısının sık çalınmasından, kendisine yönelen taleplerin çokluğundan şikâyet eder. “Neden işlerini bana yaptırıyor?” diye geçirir içinden. Hâlbuki bu sitem, kişinin içinde bulunduğu hali tefekkür etmeden söylediği haksız bir cümledir. Çünkü hakikatte bu hâl, bir yük değil; kulun omzuna konmuş bir emanettir. Kapıyı çalan aslında sadece işi düşen insan değil; Hakk’ın kul üzerindeki tasarrufudur. Zira O, dilediği kulunu hayra vesile kılar, dilediğini ihtiyaçların menzili hâline getirir.

Resûlullah (sallallahu aleyhi ve sellem) bir topluluğa şöyle seslenmişti: “Size en hayırlınızı ve en şerlinizi haber vereyim mi?” Üç kez tekrar ettikten sonra şöyle buyurdu:

"خَيْرُكمْ مَنْ يُرْجَى خَيْرُهُ ويُؤْمَنُ شَرُّهُ, وشَركمْ مَنْ لَا يُرْجى خَيْرُهُ وَلَا يُؤْمَنُ شَرُّهُ"

“Sizin en hayırlınız, hayrı umulan ve şerrinden emin olunandır. En şerliniz ise hayrı umulmayan ve şerrinden emin olunmayandır.” Bu ölçü, insanın değerini başkalarının kalbinde bıraktığı iz üzerinden tayin eder. Demek ki bir insanın hayırlı sayılması, sadece kendi amelleriyle değil; aynı zamanda insanların ondan beklediği iyilikle de ilgilidir.

Yine Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem),

"إنَّ مِنَ النّاسِ مَفاتِيحَ لِلْخَيْرِ، مَغالِيقَ لِلشَّرِّ، وإنَّ مِنَ النّاسِ مَفاتِيحَ لِلشَّرِّ مَغالِيقَ لِلْخَيْرِ، فَطُوبى لِمَن جَعَلَ اللَّهُ مَفاتِيحَ الخَيْرِ عَلى يَدَيْهِ، ووَيْلٌ لِمَن جَعَلَ اللَّهُ مَفاتِيحَ الشَّرِّ عَلى يَدَيْهِ"

“İnsanlardan öyle kimseler vardır ki, onlar hayrın anahtarları, şerrin kilitleridir. Yine insanlardan öyle kimseler de vardır ki, onlar şerrin anahtarları, hayrın kilitleridir. Ne mutlu o kimseye ki Allah hayrın anahtarlarını onun ellerine vermiştir! Vay hâline o kimsenin ki Allah şerrin anahtarlarını onun ellerine vermiştir!” buyurarak insanların bir kısmının “hayrın anahtarları, şerrin kilitleri” olduğunu haber verir. Ne büyük bir paye… Bir insanın varlığıyla kapılar açılıyor, dertler hafifliyor, karanlıklar aydınlanıyorsa, o kişi sıradan biri değil; başkalarının hayatına dokunan bir iyilik eridir.

Peygamber Efendimizin (sallallahu aleyhi ve sellem) ümmetin en büyük alimi olarak nitelediği Abdullah b. Abbas (radıyallahu anhuma) ise meseleyi daha da incelterek o unutulmaz sözünü söyler: “Dört kişiye karşılık veremem: Biri yolda karşılaştığımızda bana selâm vererek benden önce davranan, biri girdiğim mecliste oturmama için bana yer açan, biri de benim işimi halletmek için yürüyüp ayakları tozlanan kimsedir. Dördüncüsüne gelince; onun karşılığını benim vermem mümkün değildir, onu ancak Allah verir. ‘O kimdir?’ denildi. Şöyle dedi: Başına bir iş gelen, gece boyunca işini halletmek için kime gideceğini düşünen, sonra beni bu işinin çözümüne ehil görüp ihtiyacını bana söyleyen kimsedir.”

İbn Abbas’ın (radıyallahu anhuma) bunu “karşılığı ancak Allah tarafından verilebilecek bir iyilik” görmesi, meselenin aslını ortaya koyar: Bir insanın, ihtiyacını gidermeye seni layık görmesi, sana yapılmış en büyük ikramlardan biridir. Çünkü insanlar, ihtiyaçlarını rastgele kapılara götürmezler. Her kapı çalınmaz. Her kalbe güvenilmez. Bir insanın zihninde onlarca isim dolaşırken, sonunda senin adında karar kılması; seni ehil, güvenilir ve merhamet sahibi bulması demektir. Bu ise çoğu zaman farkına varılmayan bir şereftir.

Evet, bazen yorulursun. Bazen kendi yüklerinin arasına başkalarının yükleri de eklenir. Ama belki de o an düşünülmesi gereken şudur: Eğer insanlar sana geliyorsa, sende bir şey görmüşlerdir. Belki bir imkân, belki bir merhamet, belki de sadece samimi bir kalp…

O hâlde kapımız çalındığında bunu sadece bir talep olarak değil, bir teveccüh olarak görmek gerekir. Çünkü herkes iyilik umulan biri olamaz. Herkes “şerrinden emin olunan” bir isim hâline gelemez. Ve herkes, başkalarının karanlık gecelerinde akla gelen ilk kişi olamaz.

Belki de asıl zenginlik, sahip olduklarımızda değil; başkalarının ihtiyacı olduğunda aklına gelen kişi olabilmektedir. Ve belki de en büyük iyilik, iyilik yapabilme imkânından önce, iyilik yapabilecek biri olarak görülmektir.