Bismillah, Elhamdulillah, es-Salâtu ve’s-Selâmu ale Rasulillah…

Arapların dilinde yer etmiş bir darb-ı mesel vardır: كَمُجِيِرِ أُمّ عَامِرٍ

“Ümmü Âmir’i koruyan kimse gibi.” Araplar dişi sırtlanı Ümmü Âmir künyesiyle ifade ederler. Bu mesel, iyiliğin her zaman iyilikle karşılık bulmadığını, hatta bazen insanın kendi sonunu hazırlayabileceğini hatırlatır. Zira iyilik, sadece niyetle değil; muhatabıyla da anlam kazanır.

Rivayete göre avcıların elinden kaçan bir dişi sırtlan, bir bedevinin çadırına sığınır. Bedevi, kendisine sığınanı teslim etmeyi onuruna yediremez. Avcıları geri çevirir; ardından sırtlanı besler, suyunu ve sütünü eksik etmez. Güçsüzken merhamet gören hayvan, güç bulunca içindeki fıtrata döner ve kendisini koruyan kişiyi öldürür. Böylece iyilik, yanlış bir adreste, sahibine felaket olarak geri döner.

Bu kıssa, iyiliğin değersiz olduğunu değil; iyiliğin rastgele yapılmasının insanı zarara sürükleyebileceğini anlatır. Zira her iyilik, onu anlayacak ve kıymetini bilecek bir muhatap ister. Merhamet, hikmetten koparıldığında safdillik olur; safdillik ise çoğu zaman istismara açıktır. İnsanı yücelten erdemler, yerli yerinde kullanılmadığında bir imtihana dönüşebilir.

Günlük hayatta da bu tabloyla sıkça karşılaşırız. Samimiyetle uzatılan bir el, bazen nankörlükle itilir; iyi niyetle söylenen bir söz, suistimal edilir. Böyle zamanlarda sorun iyilikte değil, iyiliğin yöneltildiği yerdedir. Zira herkes, kendisine yapılan iyiliği taşımaya ehil değildir. Bu nedenle denge esastır. İyilik, insanın karakterini yansıtır; fakat hikmetle birleşmeyen iyilik, sahibini yorar, hatta yaralar. İyiliği terk etmek çözüm değildir; fakat iyiliği kime ne zaman ve ne ölçüde yapacağını bilmek bir kemâlet göstergesidir. Yaptığı iyiliğe karşılık öldürülen bedeviyi bulan akrabası bu hakikatleri şu beytlerle ifade eder;

وَمَنْ يَصْنَعِ المَعْرُوفَ مع غَيرِ أَهْلِهِ - يُلاَق الَّذي لاَقَى مُجِيرُ امِّ عَامِرِ

“İyiliği ehil olmayana yapan, Ümmü Âmir’i koruyanın başına gelenle karşılaşır.”

أدامَ لها حِينَ استَجَارَتْ بقُرْبِهِ - قِراها محْضَ ألبَانِ اللقَاحِ الدَّرَائِرِ

“O, kendisine sığınınca ona en temiz sütleri verdi, onu besleyip semirtti;”

وَأَسْمَنَهَا حَتَّى إذَا مَا تَكَامَلَتْ - فَرَتْهُ بأنْيَابٍ لَهَا وَأظَافِرِ

“ama güçlenince, dişleri ve pençeleriyle onu parçaladı.”

فَقُلْ لِذِوِي المَعْرُوفِ هَذَا جَزَاءُ مَنْ - بَدَا يَصْنَعُ المَعرُوفَ فِي غَيْرِ شَاكِرِ

“İyilik sahiplerine ibret olsun ki, hak etmeyene yapılan iyiliğin karşılığı budur.”

Ümmü Âmir kıssası, bize merhameti ve iyiliği terk etmeyi değil; onları bilinç, hikmet ve ölçü ile yapmayı öğretir. Zira iyilik, insanı insan yapan en temel erdemlerden biri olmakla birlikte, rehbersiz ve ölçüsüz kaldığında sahibini yıpratan bir imtihana da dönüşebilir. Doğru yerde, doğru zamanda ve doğru muhatapla buluştuğunda iyilik bir rahmet olur; insanı yüceltir, kalbi genişletir ve hayatı güzelleştirir. Ancak yanlış yerde ve hikmetten uzak biçimde yapıldığında, iyiliği yapanın omuzlarına ağır bir yük bindirir, hatta onu kendi iyiliğinin mağduru hâline getirebilir. Bu sebeple asıl maharet, ömrün her anını ve hayatın her alanını iyilikle süslerken, iyiliğin yerini ve zamanını akıl ve hikmet terazisiyle tayin edebilmektir.

Asıl maharet, merhameti kalpten söküp atmakta değil; onu aklın rehberliğinde, adalet ve basiret eşliğinde muhafaza edebilmektedir. Kalbi katılaştırmadan sınır çizebilmek, iyi niyeti suistimale kapı aralamadan sürdürebilmek gerçek olgunluktur. İnsanı ayakta tutan da budur: Ne merhameti terk eden bir sertlik ne de hikmetten yoksun bir safdillik. Asıl denge, kalbin merhametimi akıl ile yönetmekte gizlidir.