Kurban ibadeti, İslâm’ın yardımlaşma ve paylaşma ruhunu en güzel şekilde ortaya koyan ibadetlerden biridir. Bu ibadetin hükmü, mezhepler arasında bazı farklılıklar arz etmekle birlikte, her iki yaklaşım da mükellefin Allah’a yakınlaşma niyetini merkeze alır.
Hanefi Mezhebi’ne göre kurban kesmek, belirli şartları taşıyan kimseler için vaciptir. Bu hüküm, ibadetin bağlayıcılığını güçlü bir şekilde ortaya koyar. Nitekim akıllı, ergenlik çağına ulaşmış, seferî olmayan ve asli ihtiyaçlarının dışında nisap miktarı mala sahip olan Müslüman, kurban kesmekle yükümlü kabul edilmiştir. Burada nisap ölçüsü olarak yaklaşık 80,18 gram altın veya bu değerde bir mal varlığı esas alınır. Bu yaklaşım, kurban ibadetini mali bir sorumluluk çerçevesinde değerlendirerek, toplumda ekonomik dengelerin gözetilmesine de katkı sağlar.
Buna karşılık Şafii Mezhebi kurban kesmeyi vacip değil, sünnet-i müekkede olarak değerlendirmiştir. Bu görüşe göre kurban, imkânı olan Müslümanlar için kuvvetle tavsiye edilen bir ibadettir. Dolayısıyla terk edilmesi günah sayılmamakla birlikte, devamlı ihmal edilmesi dinî hassasiyet açısından uygun görülmez. Bu yaklaşımda ibadetin zorunluluğundan ziyade, kulun gönüllü olarak Allah’a yaklaşma iradesi ön plana çıkar.
Her iki mezhebin görüşleri birlikte değerlendirildiğinde, kurban ibadetinin yalnızca bireysel bir kulluk görevi olmadığı, aynı zamanda toplumsal bir sorumluluk taşıdığı açıkça görülür. Kesilen kurbanın ihtiyaç sahipleriyle paylaşılması, İslâm’ın öngördüğü sosyal adalet anlayışını pekiştirir. Bu yönüyle kurban, zengin ile fakir arasında bir köprü kurar; kardeşlik, yardımlaşma ve dayanışma duygularını güçlendirir.
Sonuç olarak kurban ibadeti, hükmü ne şekilde değerlendirilirse değerlendirilsin, müminin Allah’a bağlılığını, teslimiyetini ve topluma karşı sorumluluğunu ifade eden derin anlamlar taşır. Bu ibadet, sadece bir kesim eylemi değil; niyet, paylaşım ve takva ile bütünleşen kapsamlı bir kulluk bilincidir
Kaynaklar:
İbn Âbidîn, Reddü’l-muhtâr, 6/313.
Şirbînî, Muğni’l-muhtâc, 6/123.