Ramazan ayı, zamanın Kur’ân ile ölçüldüğü bir mevsimdir. Günler oruçla arınırken geceler tilavetle aydınlanır. Camilerde kurulan mukabele halkaları, yalnızca bir okuma geleneği değil; vahyin asırlar boyu canlı kalışının şiarıdır. Aynı sayfalar takip edilir, aynı âyetler tekrar edilir; fakat her Ramazan’da kalp onları yeniden duyar. İşte tam bu noktada soru belirir: Mukabelede dinlemek, gözle takip etmek yahut sessizce okumak “hatim” sayılır mı?
Bu mesele, fıkhın “kıraat” kavramına yüklediği anlamla ilgilidir. Hanefî, Şâfiî ve Hanbelî mezheplerini temsil eden cumhura göre kıraat, harflerin en azından okuyanın kendisinin işitebileceği bir sesle telaffuz edilmesini gerektirir. Sadece gözle satırları takip etmek veya sesi işitilmeyecek derecede kısık tutmak sevap olmakla birlikte teknik anlamda kıraat sayılmaz. Dolayısıyla bu şekilde yapılan bir takip, kalbe nur ve sevap kazandırsa da hatim hükmü doğurmaz.
Mâlikî mezhebi ise bu konuda daha geniş bir değerlendirme yapmış; dili hareket ettirmeyi kıraat için yeterli kabul etmiştir. Ses başkası tarafından işitilmese de, kişi harfleri diliyle telaffuz ettiği sürece Kur’ân okumuş sayılır. Bu şekilde baştan sona tamamlanan bir okuma da hatim olarak değerlendirilir. Görüldüğü üzere ihtilaf, sevabın varlığı hakkında değil; “hatim” kavramının fıkhî sınırları hakkındadır.
Öte yandan Kur’ân’ı dinlemek de başlı başına bir ibadettir. Dinlemek, kalbi vahyin akışına bırakmaktır; okumak ise dili vahyin emrine vermektir. Biri sükûtta derinleşir, diğeri sesle billurlaşır. Her iki hâl de kulun Rabbine yöneliş biçimidir. Bu yüzden mukabele meclislerinde kimi okur, kimi dinler; fakat herkes nasibini alır.
Mukabele geleneğinin kaynağı ise bizzat Resûlullah [sallallahu aleyhi vesellem]’in uygulamasına dayanır. Rivayete göre Peygamber efendimiz, her Ramazan ayında Cebrâil [aleyhisselâm] ile buluşur ve Kur’ân’ı karşılıklı olarak tilavet ederdi. Bu karşılıklı okuma, vahyin hem lafız hem mana olarak muhafazasının bir şiarı olduğu gibi, ümmete Ramazan’da Kur’ân’la daha yoğun meşgul olmanın da fiilî bir öğretisidir. Bu sebeple âlimler, Ramazan’da Kur’ân tilavetini artırmayı sünnet-i müekkede olarak değerlendirmişlerdir.
Sonuç olarak mesele, hangi temasın daha faziletli olduğundan çok, hatim niyetiyle yapılan ibadetin şartlarını bilmektir. Fıkhî çerçeveyi bilmek, ibadeti bilinçle eda etmeyi sağlar. Fakat Ramazan’ın ruhu bize daha derin bir hakikati hatırlatır: Asıl olan, Kur’ân ile bağın diri kalmasıdır. Sesle okuyarak, huşû ile dinleyerek ya da gözlerle satırlara eşlik ederek… Çünkü Kur’ân, yalnız dille değil kalple de okunur. En doğrusunu Allah bilir.
Kaynaklar:
(el-Cevheretü’n-neyyira, 1/56).
(el-Mevsûʿatü’l-Fıkhiyyetu'l- Kuveytiyye, 33/51).
(bkz. Sahih al-Bukhari, Bed’ü’l-vahy, 6).