Kelam

Şüpheden Yakîne Akli Esaslar – II

Akıl ve nakil dengesinde itikadi meseleler. Bilimsel şüphelere karşı nassların ışığında gayba imanın ve göklerin varlığının sarsılmaz akli esasları.

Akıl ve Doğru Haber Münasebeti
Bir durumun gerçekleşmesi aklen mümkün dairesindeyse ve bunun vuku bulduğuna dair doğru haber mevcutsa, o durumun gerçekleştiğini beyan etmek zorunludur. Aynı kural, durumun vaki olmadığına dair kesin bir haber bulunduğunda da geçerlidir.

Somut Bir Misal: Yüz Ölçümü
Meseleyi somutlaştırmak gerekirse; Konya’nın yüz ölçümünün Ankara’nın yüz ölçümünden büyük olduğu iddiasını ele alalım. Akıl, kendi ölçüleriyle baktığında her iki ihtimali de mümkün görür. Ancak ikisi aynı anda daha geniş olamayacağını bildirir. Ne var ki, harita mühendislerinin saha araştırmalarına dayanan kesin veriler (doğru haber) bize ulaştığında, aklın ihtimal verdiği bu durumlar arasından haberin işaret ettiğine inanmak zorunlu hâle gelir. Haber aksi yöndeyse, bu kez de iddia edilenin aksine inanmak şart olur.

İtikadî Meselelerde Akıl ve Nakil
Bu temel kaideyi itikadi meselelere taşıdığımızda göklerin (sema tabakalarının) varlığı veya yokluğu meselesi önümüze çıkar. Akıl merceğinden bakıldığında, göklerin var olması da yok olması da kendi zâtında mümkündür. Aklın tek başına birini diğerine tercih etmesini gerektirecek akli bir delil yoktur. Bu durumda mesele nakli bir delile bağlıdır. Müslümanların inancında temel kaynak olan Kur'ân-ı Kerîm, göklerin varlığına dair kesin deliller sunduğunda, inananlar için bu varlığı kabul etmek şart olmuştur. Bu noktada, bazı zihinlerde oluşabilecek bir vehmi bertaraf etmek gerekir.

Bilimsel Teoriler ve Hatalı Yorumlar
Zira bir kısım kimseler, Pisagor’dan gelen teorileri merkeze alarak gezegenlerin ve yıldızların hareketlerinin boşluktaki yerçekimi kuvvetiyle açıklanabileceğini iddia etmektedir.
Bu yaklaşıma göre kozmik işleyişte gök tabakalarına artık bir ihtiyaç kalmadığı düşünülmekte ve bu durum, göklerin yokluğu şeklinde yorumlanmaktadır.

'İhtiyaç Duyulmaması' Yokluğa Delil Değildir
Oysa bu yaklaşım metodolojik bir cehalettir. Söz konusu fiziksel teorilerin ispatladığı en uç nokta, kozmik hareketlerin boşluktaki çekim kuvvetiyle gerçekleşebileceği ve işleyiş için göklere "ihtiyaç duyulmadığı"dır. Fakat ilmi bir kaidedir ki; bir şeye ihtiyaç duyulmaması, o şeyin yokluğuna delil teşkil etmez. Tıpkı bir resmi işlemin yapılması o dairedeki belirli bir memurun iznine bağlı olmadığında, bu durumun o memurun bizzat "yok olduğuna" değil, sadece o iş için ona "ihtiyaç olmadığına" delalet etmesi gibi. O memurun varlığı pekâlâ başka harici delillerle ispatlanabilir.

Dolayısıyla bu teorilerin gerçekleşmesi göklerin yokluğunu ispatlamaz. Mademki göklerin varlığına delalet eden kesin nasslar (ayet ve hadisler) mevcuttur, başta zikrettiğimiz kural gereğince, aklın imkân dahilinde gördüğü bu meselede naklin bildirdiğine inanmak zorunludur.

Bir Takım Gaybî Meseleler
Bu usul üzerinde derinlemesine tefekkür edildiğinde; müsteşriklerin, materyalists batı hayranlarının, mülhidlerin ve heva ehlinin bilhassa bu asırda dillerine doladıkları şüphelerin nasıl da temelsizce dağıldığı görülür. Zira Cennet, Cehennem, Melekler, Sırat köprüsü, Mizan, İsra ve Mi'raç gibi gaybî meselelerin tamamı "mümkünat" lardandır. Akıl, bunların gerçekleşmesini imkânsız görmediği gibi, tek başına var olan bir varlık hükmü de veremez. O hâlde, doğru haber bu hakikatlerin varlığını haber verdiğinde aklın yapması gereken teslim olmak ve nassın beyanını tasdik etmektir.