İnsanlık düşünmeye başladığından beridir yalnızca yaşamayla yetinmemiş, aklına takılan sorularla da mücadele etmiştir. Kimi bu soruları girdaba çevirip boğularak hayatını idame ettirirken kimileri ise cevapları sağlam bir zemine yerleştirerek sahilin kenarına yanaşmıştır. Sizlere bugün modern asrın getirdiklerine rağmen, taş devrinden günümüze değişmeyen bir konudan bahsedeceğim. Varlık meselesi…

Peki ne vardır; var olanın mahiyeti nedir?

Bu soru sadece metafiziksel bir merakın eseri değil insanın kendini ve yaşadığı âlemi de anlamlandırma gayretidir. Bu yüzden varlık meselesi hem ontolojik (varlığın ne olduğu) hem de epistemik (onu nasıl bildiğimiz) bir temele sahiptir. Zira bir şeyin varlığını bildikten sonra onun neden var olduğunu da delillendirmemiz gerekir.

Klasik düşünce geleneğinde varlık üç ana kategoriye ayrılır:

  • Mümkün varlık
  • Müstahil varlık
  • Zorunlu varlık

Müstahil varlık, yokluğu zorunlu olan ve varlığı imkânsız bulunan alanı ifade eder. Bu alan teorik olarak önemli olmakla birlikte, mevcut tartışmamız açısından belirleyici olmadığından meseleyi mümkün ve zorunlu varlık üzerinden ele almak daha isabetli olacaktır.

Mümkün varlıklar, varlığı da yokluğu da düşünülebilen; yani varlığı kendiliğinden olmayan, var olmak için dış bir nedene muhtaç olan varlıklardır. Bu tür varlıkların ortak özelliği şudur: varlıkları kendilerinden değildir. Bu varlıklara “mümkün” demek, onun varlığının anlamsız olduğu anlamına gelmez. Aksine, onun varlığının açıklanmaya muhtaç olduğu anlamına gelir. Meseleyi tefekkür boyutuna indirecek olursak; İnsan varlığa bu perspektiften bakmaya başladığında var olmak için zorunlu bir yaratıcıya ihtiyaç duyan birçok eşyayı keşfedebilir. Mesela evrene baktığımızda karşılaştığımız hiçbir varlık zorunlu olarak görünmez. Taş, ağaç, insan, hatta evrenin kendisi bile “var da olabilirdi”, “yok da olabilirdi” dediğimiz türden varlıklardır. Bu, onların mümkün varlık olduğunu gösterir. Yani varlıkları kendi zatlarından kaynaklanmaz; var da olabilirler, yok da. Burada soru aslında “Bu varlıklar madem var olmuşlar bunlar nasıl var oldular?”,“varlıklarını hangi etkene bağlıyorlar? ” bizi kritik bir eşiğe çıkarır:

Eğer bir şeyin varlığı zorunlu değilse, o hâlde onun varlığını açıklayan bir sebep bulunmalıdır. Çünkü “yok da olabilirdi” dediğimiz bir şeyin neden var olduğu sorusu, kendiliğinden cevaplanmış olmaz.

Bu noktada her mümkün varlık için bir açıklama aramaya başlarız. Fakat bu açıklamanın kendisi de mümkünse, aynı problem onun için de geçerli olur. O da başka bir açıklama gerektirir. Böylece bir bağımlılık zinciri ortaya çıkar: her varlık, kendinden önce gelen bir sebebe dayanır.

Fakat bu zincirin yapısı dikkatle incelendiğinde şu ortaya çıkar:

  • Eğer bu zincir döngüsel ise, yani varlıklar birbirini açıklıyorsa, ortada gerçek bir açıklama yoktur. Çünkü her şey hâlâ açıklanmaya muhtaç bir şeye dayanmaktadır.
  • Eğer zincir sonsuza kadar gidiyorsa, bu da açıklama sunmaz. Çünkü sonsuz sayıda “açıklama bekleyen” unsur yan yana dizilmiş olur, fakat hiçbirinde açıklayıcı güç bulunmaz.

Bu durumda geriye tek makul seçenek kalır:

Bu zincirin bir noktasında, varlığı başka bir şeye bağlı olmayan, yani kendi kendine kaim olan bir varlıkta son bulması gerekir. Ayrıca bu varlık tüm nihai açıklaması olan varlıktır. Yani varlıkların kısımlarında zikrettiğimiz gibi; Zorunlu Varlık...

Zorunlu varlık, varlığı başka bir sebebe bağlı olmayan; yokluğu düşünülemeyen varlıktır. Onun varlığı, kendisi dışındaki hiçbir şeye dayanmaz. Aksine, diğer tüm varlıklar ona dayanır.

Bu varlık, mümkün varlıkların oluşturduğu bağımlılık zincirini temellendirir ve açıklamayı tamamlar. Çünkü ancak varlığı zorunlu olan bir şey, varlığı mümkün olan şeylere nihai bir zemin sağlayabilir.
İlerleyen kısımlarda detaylandırılacağı gibi; Bu varlık varlığı kendinden olduğu gibi değişmeyen ve gelişmeyen, varlık sahasında bir vakitte tecelli etmeyen, sonu düşünülemeyen ve ortağı olamayan bir varlıktır…

Velhasıl, varlık sahnesinde müşahede ettiğimiz her şey, zatı itibariyle kaim olmayan, varlığını başkasından alan mümkin varlıklardır. Bu varlıklar bir gölgeye benzetilecek olursa, onları var eden ve ayakta tutan hakikat, bizzat varlığı kendinden olan zorunlu mevcuttur. Ancak burada dikkat edilmesi gereken husus şudur: Gölge, her ne kadar ışığa muhtaç ise de bütünüyle yok hükmünde değildir; bilakis kendine mahsus, hakiki fakat bağımlı bir varlığa sahiptir.

Bu itibarla mümkin varlıkların varlığı ne inkâr edilebilir ne de zorunlu varlığın zatına irca edilebilir. Zira mümkin olan, var olmak için zorunlu olana muhtaçtır; fakat onun zatının bir parçası veya aynısı değildir. Gölgenin ışığa muhtaç olması, onun ışığın kendisi olduğu anlamına gelmediği gibi; ışığın varlığı da gölgenin varlığına bağlı değildir.

Dolayısıyla varlık mertebeleri arasında ne mutlak bir özdeşlik ne de tam bir kopukluk söz konusudur. Bilakis burada, yaratılmış olanın Yaratan’a mutlak surette muhtaç olduğu; ancak O’nun zatıyla hiçbir şekilde birleşmediği veya O’ndan bir parça olmadığı hakikati sabittir.