Modern insanın hayatı hiç olmadığı kadar hızlandı. Sokaklar, alışveriş merkezleri, zincir marketler ve dijital kampanyalar arasında insan artık yalnızca ihtiyaçlarını karşılayan bir varlık olmaktan çıktı; sürekli tüketmeye yönlendirilen bir “müşteri” hâline geldi. Eskiden insanlar pazara ihtiyaç listesiyle gider, evine yetecek kadarını alır, kalanını komşusuyla paylaşırdı. Bugün ise market arabaları çoğu zaman ihtiyaçtan çok arzularla doluyor. Kampanyalar, indirimler, “bir alana bir bedava” sloganları ve sosyal medya etkisiyle insanlar ihtiyaç duymadıkları ürünleri bile satın alıyor. Böylece alışveriş, hayatın doğal bir ihtiyacından çıkıp bir tür tatmin aracına dönüşüyor.
Özellikle büyük market zincirlerinde yürürken insanın zihni sürekli tahrik ediliyor. Renkli ambalajlar, büyük puntolarla yazılmış indirim etiketleri, insan psikolojisini hedef alan reklam düzenleri… Bunların tamamı insanın “daha fazla sahip olma” duygusunu körüklüyor. Eve dönüldüğünde ise alınan ürünlerin bir kısmı tüketilmeden çöpe gidiyor. Oysa birkaç kuşak önce aynı toplum, ekmek kırıntısını bile yere düşürmekten haya eden bir anlayışa sahipti. Çünkü geçmişin insanı “nimet” kavramını biliyordu. Bugünün insanı ise çoğu zaman ürün görüyor ama nimeti göremiyor.
Eskiden anneler çocuklarına sofradan kalkarken “Ekmeği israf etme, nimetin bereketi kaçar” derdi. Bu söz sadece ekonomik bir öğüt değildi; aynı zamanda derin bir medeniyet tasavvuruydu. Çünkü bereket, yalnızca çokluk demek değildi. Az şeyle huzur bulabilmek, eldekiyle yetinebilmeyi öğrenmek ve nimetin kıymetini bilmektir. Bugün ise evler dolu ama gönüller eksik. Buzdolapları çeşit çeşit ürünlerle taşarken insanlar hâlâ bir eksiklik hissiyle yaşıyor. Bunun temel sebeplerinden biri, kanaat duygusunun zayıflamasıdır.
Kanaat, insanın elindekiyle yetinmeyi bilmesi, ihtiyacı ile hırsı arasındaki çizgiyi koruyabilmesidir. Kanaat sahibi insan tembelliğe düşmez; çalışır, kazanır fakat tüketimi hayatının merkezi hâline getirmez. Günümüzde ise başarı çoğu zaman sahip olunan eşya miktarıyla ölçülüyor. İnsanlar kullandıkları telefonla, giydikleri marka ile, mutfak dolaplarındaki çeşit sayısıyla kendilerini ifade etmeye çalışıyor. Bu durum yalnızca ekonomik değil, aynı zamanda psikolojik bir yorgunluk da meydana getiriyor. Çünkü insan ne kadar çok tüketirse o kadar mutlu olacağını zannediyor; fakat çoğu zaman tüketim arttıkça huzursuzluk da artıyor.
Market kültürü, zamanla aile yapısını da etkiledi. Eskiden evlerde “idare etmek” diye bir kavram vardı. Bir yemek artarsa ertesi gün değerlendirilir, bayat ekmekten yeni tarifler yapılır, kullanılmayan hiçbir şey kolayca çöpe atılmazdı. Şimdi ise birçok evde tüketim hızlandı; ihtiyaçtan fazlasını almak normalleşti. Çocuklar da bu kültür içinde büyüyor. Her gördüğünü istemek, her canı çekeni satın almak ve sabretmeden tüketmek yeni neslin alışkanlıklarından biri hâline geliyor. Böylece kanaat duygusu daha küçük yaşlarda zedeleniyor.
Oysa İslam medeniyetinde israf sadece ekonomik bir mesele olarak görülmemiştir. İsraf, aynı zamanda ahlaki bir problem olarak değerlendirilmiştir. Kur’an-ı Kerim’de, “Yiyiniz, içiniz fakat israf etmeyiniz” buyurulurken, ölçüsüz tüketimin insan ruhunu bozacağına işaret edilir. Çünkü insan sürekli tüketmeye alıştığında, elindekinin kıymetini unutmaya başlar. Şükür azalınca huzur da azalır. Bereketin kaybolması biraz da burada başlar.
Bereket kavramı modern dünyanın ölçüleriyle açıklanabilecek bir mesele değildir. Aynı maaşı alan iki aileden biri geçim sıkıntısı yaşarken diğeri huzurlu bir hayat sürebilir. Aynı sofradaki yemek bir eve yetmezken başka bir evde artabilir. Çünkü bereket sadece miktarla ilgili değildir; maneviyatla, şükürle ve kanaatle de ilgilidir. Geçmiş kuşakların daha az imkânla daha huzurlu yaşayabilmesinin temelinde biraz da bu anlayış vardı.
Bugün insanlar çoğu zaman ihtiyaçlarını değil, boşluklarını doldurmaya çalışıyor. Moral bozukluğunda alışveriş yapmak, sıkıldıkça markete gitmek, indirim gördüğünde gereksiz ürün almak artık sıradan davranışlar hâline geldi. Böylece tüketim, ekonomik bir faaliyetten çıkıp psikolojik bir alışkanlığa dönüştü. Fakat insan ruhundaki boşluk alışveriş poşetleriyle dolmuyor. Çünkü insanın gerçek ihtiyacı bazen daha fazla eşya değil, daha fazla anlamdır.
Toplum olarak yeniden “kanaat” ve “bereket” kavramlarını hatırlamaya ihtiyacımız var. Çocuklara sadece tüketmeyi değil, paylaşmayı da öğretmek gerekiyor. Sofradaki nimetin kıymetini bilmek, ihtiyaç kadarını almak, fazlasını paylaşmak ve israftan kaçınmak yalnızca ekonomik tasarruf değildir; aynı zamanda ahlaki bir duruştur. Belki de modern insanın kaybettiği huzurun bir kısmı, unutulan bu iki kelimenin içinde saklıdır: bereket ve kanaat.
Çünkü bazen insanı doyuran şey sofradaki çokluk değil, gönüldeki huzurdur.
Dipnotlar
1 Kur’an-ı Kerim, A‘râf Suresi, 31. Ayet.
Bibliyografya
Gazâlî, Ebû Hâmid Muhammed. İhyâu Ulûmi’d-Dîn. Çev. Ahmet Serdaroğlu. İstanbul: Bedir Yayınevi, 1974.
İbn Haldun. Mukaddime. Çev. Süleyman Uludağ. İstanbul: Dergâh Yayınları, 2015.
Kur’an-ı Kerim Meâli. Haz. Diyanet İşleri Başkanlığı. Ankara: DİB Yayınları, 2011.
Tarhan, Nevzat. Mutluluk Psikolojisi. İstanbul: Timaş Yayınları, 2010.
Fromm, Erich. Sahip Olmak ya da Olmak. Çev. Aydın Arıtan. İstanbul: Arıtan Yayınevi, 1991.
Illich, Ivan. Tüketim Köleliği. İstanbul: Ayrıntı Yayınları, 2019.