İnsanın dünyayla kurduğu en kadim, en yalın ama en derin bağdır. İlk adım, yalnızca toprağa basmak değildir; varlığa verilen bir cevaptır. İnsan yürümeye başladığında aslında “buradayım” demez, “arayıştayım” der. Çünkü yürümek, sahip olmaktan çok vazgeçmeyi; bilmekten çok güvenmeyi; hükmetmekten çok teslim olmayı öğretir. Bu yüzden her yürüyüş, biraz da bilinmezliğe atılmış bir imzadır.
Çoğu zaman yolun nereye varacağını bilmeden yürür insan. Bilseydi belki cesaret edemezdi. Çünkü bazı menziller önceden görülürse ürkütür. İnsan, yükünün ağırlığını sonradan fark eder; yolun başında değil. Kime uzanacağını, kimden uzaklaşacağını hesaplamadan yürümek, aklın değil kalbin işidir. Kalp ise hesap bilmez; çağrı bilir. Bu çağrı bazen bir sızı, bazen bir eksiklik hissi, bazen de adı konulamayan bir özlemdir. İnsan o özlemi takip eder; neyi aradığını bilmeden ama bir şeyin eksik olduğunu bilerek.
Yürüdükçe dünya küçülür, insan büyür sanır; oysa tam tersi olur: Dünya aynı kalır, insan küçülür. Çünkü yol, insanın iddialarını törpüler. “Ben bilirim” diyen taraflar dökülür; yerini “bilmiyorum ama yürüyorum” hâli alır. İşte bu hâl, insanı hakikate yaklaştıran ilk kırılmadır. Yürüyüş, insanı varlıkla yüzleştirir ama en çok da kendi acziyle…
Bu yolda herkesin taşıdığı bir bohça vardır. İçinde korkular, pişmanlıklar, yarım kalmış dualar, söylenememiş sözler… Yürüdükçe bohça ağırlaşır gibi gelir. İnsan sanır ki yol uzadıkça yük artıyor. Oysa yük artmaz; yük görünür hâle gelir. Yol, saklananı ortaya çıkarır. Kaçılanı öne getirir. Görmezden gelinenle yüzleştirir. Bu yüzden her yürüyüş biraz da bir hesaplaşmadır.
Derken bir yerde durur insan…
Bu duruş ne yorgunluktandır ne de hedeften vazgeçiştir. Bu, kalbin kendine “bekle” demesidir. Çünkü sürekli yürüyen insan, neyi niçin yürüdüğünü unutabilir. Durmak, yön sormaktır; ama başkasına değil, kendine. “Yol ne?” diye sorar insan. Yalnızca ayak izlerinden mi ibaret, yoksa kendisini taşıyan ilahî bir çizgi mi? “Ben kimim?” diye sorar. Yürüyen bir beden mi, yoksa yürütülen bir emanet mi? “Menzil nere?” diye sorar. Bir kavuşma mı, bir dönüş mü, yoksa çözülme mi?
Bu soruların cevapları kelimelerle gelmez. İnsan sustukça yaklaşır cevaba. Çünkü bazı hakikatler, konuşuldukça uzaklaşır. Durmak ve düşünmek, işte bu yüzden yürüyüşün en derin anıdır. İnsan burada anlar ki yol, insanı bir yere götürmez; insanı bir hâle getirir. Menzil de bir nokta değil, bir olgunluktur.
Durdukça fark eder insan: Yolu zor yapan mesafe değil, niyettir. Ayakları yoran taşlar değil, kalbi yoran beklentilerdir. Hız, çoğu zaman ilerleme değildir; bazen yalnızca oyalanmadır. Ve insan, bu durakta en çok şunu öğrenir: Yürümek, her zaman ileri gitmek değildir; bazen yanlış yönü terk etmektir.
Sonra yeniden yürür insan…
Ama artık başka bir insan olarak. Önceki yürüyüşte acele eden tarafı kalmamıştır. Umutları daha sessizdir ama daha sağlamdır. Yol bellidir artık; çünkü karmaşa dağılmıştır. Menzil bellidir; çünkü varılacak şeyin bir “şey” olmadığını anlamıştır. Yar bellidir; çünkü aradığı, dışarıda bir yüz değil; içeride bir huzurdur.
Bu yürüyüşte insan kendini teslim eder. Planlarını, beklentilerini, “olmalı”larını… Teslimiyet, burada çaresizlik değildir; bilgeliktir. Çünkü insan, her şeyi kontrol etmeye çalıştığında yorulur; kendini akışa bıraktığında ise ilerler. Yol artık onu taşır. O da yolun ritmine uyar.
Artık yürümek, ulaşmak için değildir. Yürümek, uyanık kalmak içindir. Her adım bir şükürdür, her durak bir ders. İnsan bilir ki menzil, yürüyüşü bitirmez; yürüyüş, insanı bitirir. Daha doğrusu, insanın fazlalıklarını bitirir.
Ve nihayetinde idrak eder insan:
Yürümek, kaybolmak değil; bulunmaya razı olmaktır. Yol, dışarıda uzanmaz; insanın içinden geçer. Menzil, varılan bir yer değil; kalbin sakinleştiği andır. Yar ise ötede bir hedef değil; teslim olunan hakikattir.
İşte bu yüzden yürüyüş bitmez. Çünkü insan yaşadıkça, her nefes yeni bir adımdır. Ve insan, yürüdükçe anlar ki en uzun yol, kendine çıkan yoldur.
Vesselâm…