İnsanoğlunun bu dünyada bırakabileceği en kıymetli miras, ahlak ve terbiyedir.
Maddî zenginlikler ve unvanlar zamanın acımasızlığında silinip giderken, karakterin sağlamlığı kalıcı olan yegâne unsurdur. Ancak bugün insanlık, bu ebedî mirası kendi elleriyle bir çürüme sürecine mahkûm etmiştir. Bizler ahlakımızı, bizi biz yapan o kutsal özümüzü unuttuk; neticesinde ise birbirine sağır, vicdanı nasırlaşmış ve derin bir anlayışsızlığa hapsolmuş bir topluluk doğdu. Bu çürümenin en tehlikeli yanı ise unuttuğumuz ve bizzat yaşamadığımız bu ahlakı artık başkalarına, ailemize ve çocuklarımıza öğretemez hâle gelmiş olmamızdır. Çünkü ahlak, dilde kalan bir süs değil; hayatta karşılığı olan bir duruştur. Kendi nefsimizde diriltmediğimiz bir erdemi, bir başkasının ruhuna aşılamamız mümkün değildir.
Ahlak ve terbiye; dürüstlük, adalet, merhamet ve saygı gibi evrensel değerlerin bütünüdür. Bir toplumun gücü, kasasındaki altından çok bireylerinin vicdanında ve davranışlarında saklıdır. Eğer bizler bu değerleri kendi hayatımızda birer pusula yapmazsak, gelecek nesillere sadece içi boşaltılmış kelimeler bırakmış oluruz. Nitekim Kur’an-ı Kerim’de bu durum şöyle ihtar edilir: “Yapmayacağınız şeyleri söylemeniz, Allah katında büyük bir nefretle karşılanır.” (Saff Suresi, 3). Bu ilahî uyarı, ahlakın sözde değil özde olması gerektiğini bizlere hatırlatır. Peygamber Efendimiz de (s.a.v.), mirasın asıl niteliğini şu veciz sözüyle ortaya koymuştur: “Hiçbir baba, çocuğuna güzel terbiyeden daha kıymetli bir miras bırakmamıştır.” (Tirmizî).
Gerek ailemize gerekse sosyal çevremize bırakacağımız en değerli hazine; onlara yüksek binalar değil, doğruyu yanlıştan ayırt edebilen güçlü bir karakter ve onurlu bir duruş kazandırmaktır. Güzel ahlak, bizi insan yapan öz cevherdir ve gelecek nesillere aktardığımız en kutsal emanettir. Ancak bu emaneti korumanın tek yolu, onu bizzat yaşayarak temsil etmektir. Unutulmamalıdır ki yaşanmayan bir değer, miras bırakılamaz. Ahlakın ve özün yeniden keşfedilmesi, sadece kendimizi değil, çocuklarımızın geleceğini de o “anlayışsızlık” sarmalından kurtaracak yegâne yoldur. Çünkü her şey silinip gittiğinde geriye kalan tek hakikat; ahlakın, çağlara meydan okuyan ölümsüz bir imza olduğudur.






