Şehrin Kandilleri

Bursa'nın Gönül Aynası: Ulu Cami ve İçindeki Irmak

"Ulu Cami, klasik Osmanlı mimarisinden farklıdır; o, Selçuklu ulu cami geleneğinin en tekâmül etmiş, en görkemli son halkasıdır. Dikdörtgen planlıdır ve çok ayaklıdır. İçeri girdiğinizde sizi karşılayan o devasa sütunlar, sanki bir ormanın ulu çınarları gibidir; gölgesinde dinlenen Mü’minlere güven verir."

"Bursa'da zaman, billur bir avize gibi Ulu Cami’nin kubbesinde asılı kalmıştır."Ahmet Hamdi Tanpınar

Bursa, Osmanlı’nın dibacesi, maneviyatımızın kurucu şehridir. Bu şehrin kalbi ise hiç şüphesiz Ulu Cami’de atar. O sadece bir ibadethane değil, taşın duaya durduğu, suyun zikre katıldığı, hat sanatının gökyüzüne merdiven dayadığı bir "Makam-ı Hâmis"tir (Beşinci Makam). Mekke’de Harem-i Şerif, Medine’de Mescid-i Nebevi, Kudüs’te Mescid-i Aksa ve Şam’da Emevi Camii’nden sonra İslam dünyasının beşinci en yüksek mertebesi olarak kabul edilen bu mabet, kapısından içeri adımını atan her ruhu dünya gailesinden soyar ve huzura davet eder.

YİRMİ CAMİDEN YİRMİ KUBBEYE: BİR ADAĞIN HİKAYESİ

Ulu Cami’nin harcında sadece taş ve kireç değil, büyük bir zaferin şükrü ve bir velinin irfanı vardır. Hikaye, Yıldırım Bayezid Han’ın Haçlı ordularına karşı Niğbolu Savaşı’na girmesiyle başlar. Sultan, küffarın o güne dek görülmemiş büyüklükteki ordusu karşısında Allah’a bir niyazda bulunur: "Eğer bu savaştan zaferle çıkarsam, Bursa’da yirmi ayrı cami inşa ettireceğim."

Zafer, Hak’tan bir lütuf olarak Osmanlı sancağına nasip olur. Sultan Bursa’ya döndüğünde adağını yerine getirmek ister. Ancak devrin manevi mimarı, Sultanların Gönül Sultanı Emir Sultan Hazretleri devreye girer. Sultan’ın damadı ve mürşidi olan Emir Sultan, bu adağın manevi tevile (oruma) muhtaç olduğunu ferasetle sezer. Yirmi ayrı yere küçük mescitler yapmaktansa, Mü’minlerin tek bir çatı altında "cem" olacağı, gönüllerin birleşeceği 20 kubbeli ulu bir mabet inşâ etmenin daha evla olduğunu Sultan’a bildirir.

Böylece Mimar Ali Neccar’ın elinde, 1396 yılında temeller atılır. Ve o mabet, İslam’ın "kesrette vahdet" (çoklukta birlik) ilkesinin taşa kazınmış hali olarak 1399’da tamamlanır. Yirmi kubbe, Allah’ın birliğine şahitlik eden yirmi ayrı parmak gibi göğe yükselir.

MİMARİNİN DİLİ VE KAİNATIN ÖZETİ

Ulu Cami, klasik Osmanlı mimarisinden farklıdır; o, Selçuklu ulu cami geleneğinin en tekâmül etmiş, en görkemli son halkasıdır. Dikdörtgen planlıdır ve çok ayaklıdır. İçeri girdiğinizde sizi karşılayan o devasa sütunlar, sanki bir ormanın ulu çınarları gibidir; gölgesinde dinlenen Mü’minlere güven verir.

Caminin en büyük sırlarından biri de, kündekâri tekniğiyle (çivi ve tutkal kullanılmadan, parçaların birbirine geçmesiyle) yapılmış o muazzam minberidir. Hacı Abdülaziz oğlu Mehmed tarafından yapılan bu minber, sadece bir ahşap işçiliği değil, bir astronomi dersidir. 14. yüzyılda, henüz Batı dünyası dünyanın düz olduğunu tartışırken, bu minberin doğu cephesine Güneş Sistemi, gezegenlerin yörüngeleri ve büyüklük oranları nakşedilmiştir. Bu, İslam medeniyetinin ilim ve irfanla nasıl yoğrulduğunun sessiz ama en güçlü kanıtıdır.

Duvarlar ise adeta bir hüsn-ü hat müzesidir. 192 adet devasa levha ve duvar yazısı, insana "Burası harflerin secdeye gittiği yerdir" dedirtir. Vav harflerinin boynu bükük teslimiyeti, "El-Vâhid" isminin celali, caminin dört bir yanından insanın ruhuna işler.

İÇERİDEKİ AB-I HAYAT: ŞADIRVANIN SIRRI

Ulu Cami’yi diğer tüm camilerden ayıran en müstesna özellik, hiç şüphesiz caminin tam ortasında, göğü gören o açık kubbenin (aydınlık feneri) altında yer alan şadırvandır. Caminin içinde bir şadırvan olması, mimari bir tercih olmanın ötesinde, hüzünlü ve ibretlik bir hikâyeye dayanır.

Rivayet edilir ki; Ulu Cami’nin inşâ edileceği alan istimlak edilirken, şadırvanın bulunduğu yerdeki evin sahibi olan yaşlı bir kadın (bazı rivayetlerde gayrimüslim biri), evini satmaya bir türlü yanaşmaz. Sultan’ın vezirleri ne kadar altın teklif etse de, kadın "Evim de evim" der, başka bir şey demez.

İslam hukukunda mülkiyet hakkı kutsaldır; rıza olmadan, zorla alınan yerde namaz kılınmaz. Sultan çaresiz kalır. İnşaat ilerler ama o evin yeri boş bırakılır. Gel zaman git zaman, kadın vefat eder (veya bir gece rüyasında manevi bir işaret görerek razı olur), ancak mülkiyet sorunu bir şekilde çözülse de ulemadan bir kısmı tereddüt eder. "Bu toprakta, sahibinin ilk başta rızasızlığı vardı, burası “gasp” şüphesi taşıyan bir yer olabilir. Burada secde etmektense, bu alanı Mü’minlerin hizmetine sunulacak bir suya tahsis etmek daha uygundur" fetvasını verirler.

Böylece o alan, namaz kılınan bir saf olmak yerine, suyun azizliğine teslim edilir. Oraya yapılan şadırvan, caminin kalbi olur.

Tasavvufî Nazarla Şadırvan: Bu hikaye hukuki bir hassasiyeti anlatsa da, tasavvuf ehli için şadırvan çok daha derin manalar taşır. O şadırvan, caminin içindeki "Ab-ı Hayat"tır. Üzerindeki kubbe açıktır (şimdi camekanla örtülse de aslı açıktır); bu, yağmurun ve nurun doğrudan caminin kalbine inmesini simgeler. Allah’ın rahmeti (yağmur) ile Mü’minin gözyaşı (dua) orada birbirine karışır.

Suyun sesi, caminin içindeki huşu dolu sessizliğe karışarak doğal bir zikir oluşturur. Su, temizliktir; hem bedeni hem de "gönül kirlerini" yıkar. Şadırvanın havuzuna düşen her damla, "Ve biz her şeyi sudan canlı kıldık" (Enbiya, 30) ayetinin bir tefsiri gibidir. Cami içinde akan su, hayatın kaynağının maneviyat olduğunu, kalbin ancak zikrullah ile (Allah’ı anmakla) ve ilahi rahmet pınarıyla mutmain olacağını fısıldar. Mü’minler şadırvanın etrafında, suyun o dinginleştirici sesi eşliğinde, dünya kelamından uzaklaşıp iç alemlerine yolculuk yaparlar.

SON SÖZ: ZAMANSIZ BİR DAVET

Bursa Ulu Cami, taşların üst üste konulmasıyla yapılmış bir bina değildir. O; Somuncu Baba’nın fırınındaki ekmek kokusunun, Süleyman Çelebi’nin Mevlid-i Şerif’indeki aşkın ve Üftade hazretlerinin duasının sindiği bir ruhaniyet teknesidir.

Bugün o kapıdan giren kişi, sadece tarihi bir mekanı ziyaret etmez; kendi iç dünyasındaki dağınıklığı toplamak, yirmi parça olmuş zihnini "Tevhid" kubbesi altında birleştirmek ve şadırvanın serinliğinde gönlünü yıkamak için bir fırsat bulur.

Ulu Cami, Bursa’nın ufkunda bir mühür gibi dururken, bize asırlardır aynı hakikati haykırmaktadır: "Dünya fanidir, mülk Allah’ındır. Ve kalp, ancak O’nun zikriyle ve O’nun rızasıyla sükûn bulur." Ne mutlu o taşın ve suyun zikrine kulak verebilenlere.