Nevşehir Üniversitesi’nde yüksek lisans yaptığım o bereketli yıllardı. Odasına girdiğimizde sadece bir profesörün değil, ilmiyle vakarı birleştirmiş bir muallimin huzurunda olduğumuzu hissederdik: Prof. Dr. Ahmet Kankal. Hocamız konuşurken kelimeler havada asılı kalmaz, gelir insanın gönlüne misafir olurdu. Biz o derslerde sadece not tutmazdık; hayatı, insanı ve sadakati öğrenirdik.
Hiç unutmam, bir gün şöyle demişti:
“Bir beldeye gittiğinizde evvela mezarlığına bakın, sonra halkın şîvesine kulak verin. Bir millet ölüsüne nasıl muamele ediyorsa, dirisine de öyle davranır.”
O gün bu söz zihnime bir mühür gibi basıldı. Yıllar geçti; ne mühür söküldü ne de o sözün ağırlığı hafızamdan silindi.
Kelimelerin Canı Vardır
Derslerimizde sadece tarihten değil, kelimelerin ruhundan da bahsederdik. “Bir kelimeyi kaç türlü söylersiniz?” diye sorardı hocamız. Kimimiz “havlu” derdi, kimimiz “peşkir” ya da “yağlık”… “Tuvalet” mi dersiniz, yoksa o eski ve mahcup ifadesiyle “ayakyolu” mu? Hepsi aynı kapıya çıksa da, her biri başka bir hayatın, başka bir edebin kapısını aralardı.
O vakit anladım ki bir kelimeyi kaybetmek, sadece bir sesin susması değildir. Bir yaşayışın, bir estetiğin, bir hatıranın göçüp gitmesidir. Şîve dediğimiz şey, o devasa millî hafızanın en canlı, en sıcak nefesidir. Mezarlık geçmişimizi saklar; dil ise o geçmişi bugün konuşturur.
Ozanlık Saz Çalmak Değil, Bir “Hâl” Kuşanmaktır
Dili en güzel kullanan, sözüyle sazı birleştiren kişilerden biri de ozanlarımızdır. Geçenlerde eski notlarımı karıştırırken hocamızın ozanlar üzerine bir yazısına rastladım. Okurken, kaybolan bir değerin acısını içimde hissettim. Çünkü bugün ozanlığı sadece saza vurulan bir mızraptan ibaret sanıyoruz. Oysa ozanlık kuru bir zanaat değildir; diplomayla, atölyeyle, teknikle elde edilmez. Ozanlık ağır bir yaşanmışlık ister.
Seher vaktinin o bıçak gibi keskin ayazını yüzünde duymayan, harman yerinin tozunu yutmayan, poyrazla lodosun kavgasını bilmeyen bir gönülden yanık bir söz çıkar mı? Kurdu, kuzuyu, kartalı tanımayan; başağın sararışındaki o hüzünlü güzelliği görmeyen; çiğdemi toprağın bağrından koparıp koklamayan biri hasreti neye benzetebilir?
Sevdiğinin boyunu serviye benzetmek için önce o servinin rüzgârda nasıl salındığını görmek gerekir. Kaşı yaya, kirpiği oka teşbih etmek; yayı da oku da kalbinde hissetmekle mümkündür. Gökyüzüne başını kaldırıp bakmayan, yıldızın parlaklığından nasıl dem vurur?
Şimdilerde köyler boş, yaylalar ıssız. Çocuklar toprağın kokusuna değil, ekranın soğuk camına dokunarak büyüyor. Balkon saksısındaki çiçekle kırdaki gelincik bir olur mu? Biri süstür; diğeri toprağın sırrıdır.
Makine Şiir Yazar mı?
Şimdi bir de “yapay zekâ” devri çıktı. Makineler şiirler diziyor, türkü formunda sözler sıralıyor. Ölçü tam, kafiye kusursuz… Lakin o içimizi sızlatan, “ah” dedirten o yanık hâl nerede?
Türkü hesapla yazılmaz; türkü bir dertle, bir hâl taşmasıyla doğar. Gurbet gecesinde, bir cenaze sabahında ya da onulmaz bir ayrılık vaktinde yüreğe düşen o ilk ateştir. Acıyı tatmamış, hasretle kavrulmamış, mezar başında dua ederken boğazı düğümlenmemiş bir algoritma bize neyi anlatabilir?
Makine kelimeyi dizer; ama o kelimeye “can” üfleyemez. Çünkü can, ödenen bedeldedir. Ozan dediğin, sözü başına dert açsa da o derdi başının üstünde taşıyandır.
Asıl Korkum
Benim korkum teknolojinin türkü söylemesi değil; bizim kendi kelimelerimizi, yani ruhumuzu kaybetmemizdir. Rüzgârın adını bilmeyen bir nesil yetişiyor. Karayeli, samyelini bilmeyen bir dil, hangi benzetmeyle gönül kuracak? Dere ile ırmağın farkını ayıramayan bir yürek nasıl çağlayacak?
Hocamızın o eşsiz tespitine bir ek de ben yapmak isterim: Bir millet kelimelerine nasıl sahip çıkıyorsa, türkülerine de öyle sahip çıkar. Çünkü biliyorum ki dil giderse türkü susar; türkü susarsa kalbimiz kurur.
Kelimelerimizi diri tutup hafızamıza bekçilik edersek, elbet bir yerlerden o yanık ses yeniden yükselecektir. Çünkü türkü, nihayetinde insandan, yani o bitmek bilmeyen ümitten doğar.
İnsan varsa, ümit hep vardır.
Selametle…






