Tarih Bilinci

Ulemâ-i Kiramın Tercüme-i Hallerini Okumaktan Maksad Nedir?

"İslam âlimlerinin hayatlarını okumak, geçmişi anlamanın ve geleceği inşa etmenin anahtarıdır. Ulemayı örnek almanın ve eserlerini anlamanın önemini keşfedin."

İnsan, tanıdığı kadar sever, sevdiği kadar örnek alır. İslam medeniyetinin büyük mimarları olan âlimlerimizin hayatlarını okumak; hem geçmişi anlamanın anahtarı hem de geleceği inşa etmenin en sağlam rehberidir.

Bu kutlu yolun esasını ve ilmin mümin nezdindeki yüksek makamını idrak edebilmek için, önce vahy-i ilâhînin şu eşsiz beyanına kulak verelim:

﴿يَٓا اَيُّهَا الَّذ۪ينَ اٰمَنُٓوا اِذَا ق۪يلَ لَكُمْ تَفَسَّحُوا فِي الْمَجَالِسِ فَافْسَحُوا يَفْسَحِ اللّٰهُ لَكُمْۚ وَاِذَا ق۪يلَ انْشُزُوا فَانْشُزُوا يَرْفَعِ اللّٰهُ الَّذ۪ينَ اٰمَنُوا مِنْكُمْۙ وَالَّذ۪ينَ اُو۫تُوا الْعِلْمَ دَرَجَاتٍۜ وَاللّٰهُ بِمَا تَعْمَلُونَ خَب۪يرٌ﴾.

“Ey îmân edenler! Size, (Peygamberin bulunduğu mecliste veya herhangi bir hayrın yapıldığı) “Meclislerde yer açın” denildiği zaman yer açın ki, Allah size genişlik (rahmet ve bereket) versin. Size, “(meclisten) kalkın”, denildiği zaman da (hemen) kalkın ki, Allah, sizden îmân edenlerin ve kendilerine ilim verilmiş olanların (manen) derecelerini yükseltsin. Allah, bütün yaptıklarınızdan hakkıyla haberdardır.” (Mücâdele, 58/11).

Allah [celle celâlühû] bu mukaddes dini sonraki nesillere aktarma şerefini her kime nasip ettiyse, onu tanımak, hakkını teslim etmek, anlamak ve anlatmak üzerimizdeki en büyük vefa borcudur. Çünkü bildiğimiz her doğruda, yaptığımız her hayırlı amelde, kaçındığımız her haram ve şüpheli şeylerin sevabında muhakkak ki bize bunları ulaştıran o muazzez insanların da payı vardır. Nasıl ki yapılan iyiliğe karşılıksız kalmayıp mukabeledebulunmak sünnet ise, bize düşen de bu âlimlerimizi dualarımızda ve yapacağımız amellerde unutmamak, onların yazmış oldukları kitapları okuyup amel ederek onlara yazılacak sevapların devam etmesine de vesile olmaktır. Bilindiği üzere Peygamber Efendimiz [sallallahu aleyhi vesellem] şöyle buyurmuştur:

“İnsan ölünce şu üç şey dışında amellerinin sevabı kesilir: Sadaka-i câriye (faydası süregelen hayır), faydalanılan ilim, arkasından dua eden hayırlı evlat.” (Müslim, Vasiyye 14). İşte böylece bizler de amel ederek onlara olan vefa borcumuzu bir nebze de olsa ödeyebiliriz. Cenâb-ı Mevlâ bu dinin yücelmesi için gayret eden tüm âlimlerimize rahmet eylesin, şefaatlerine nail eylesin, Habîb-i Azam’a (En Yüce Dosta) komşu eylesin.

Âlimlerimiz geçmiş mirasımızın en sadık hâmîleri, geleceğimizin en sâfî kandilleridir. Onları okumak ve tanımak, onlar gibi olabilmenin ilk adımıdır. İnsan tabiatı gereği eksik yaratılmıştır ve kemale ulaşma yolculuğunda hayatın belirli merhalelerinden geçmek ve gelecek hayatında ayakta kalabilmek için bir âlimin ve ârifin rahle-i tedrîsâtından geçmek durumundadır. İnsan, şeriati hakkıyla yaşamaya gayret eden güzide âlimleri taklit ede ede, onların hayatlarını okuya okuya onlar gibi olma yolunda ilerler ve bu sayede tahkik mertebesine ulaşır. İnsanda zekânın, gayretin, imkânın olması âlim olması için yeterli değildir. Esas dayanak noktası; izini takip edeceği, sözünü dinleyeceği, kendi özünü keşfedeceği irfan âbidesi muhterem bir zatın eteğine tutunmak, onun eleğinden süzülmek, onun emeğinden bereketlenmektir.

Elbette âlimler de birer insandı ama arayışlarını bitirmiş, amaçları uğruna kendilerini davaya feda etmiş, Allah Teâlâ’nın yolunun yiğit adamlarıydı. Onların hayatlarını öğrenmek kadar; günlük hayatlarındaki mücadelelerini, gerek bâtıl ile gerekse nefisleri ile olan mücâhedelerini, ümmet ile olan hüsn-i muâmelelerini okumak ve anlamak, şuurlu olmak isteyen bir Müslüman’ın temel vazifesidir. Şartlar ve zamanlar değişse bile dava aynı dava, yol aynı yoldur.

Bize bizden olmayan yollardan ilerlemek asla fayda vermiyor. Aksine bu durum bizi ve bizden olanları kaybetmemize ve unutmamıza sebebiyet veriyor. Bunun için bize düşen; bizden olmayan başarılı bilim adamlarını veya zenginlerin biyografilerini okumak yerine, bizim olan Ulemâ-i Kirâm’ımızın tercüme-i hâllerini okumak, hallerini anlamak ve onların haliyle hallenmektir. Biz kendi mirasımıza sahip çıkmazsak, bizden olmayıp mirasımızı sahiplenenlere karşı gıpta ile bakmak ve utanmak mecburiyetinde kalırız. Sonra ise kendi âlimlerimizin büyüklüğünü, yapmış olduğu çığır açıcı hizmetleri, bütün bunlara hayran kalan küffar tarafından öğrenme ve dinleme zilletine duçâr oluruz.

Bir âlimin hayatını okumak; onun yaşamış olduğu asırdaki hadiseleri, sosyal-kültürel hayatı daha canlı bir şekilde anlamamıza, diğer güvenilir kaynaklardan elde edeceğimiz sağlam malumatlar ile sağlıklı yorumlar, çıkarımlar, öğütler ve özetler çıkarmamıza vesile olur. Söz gelimi 300 yıl önce kâfirler tarafından âlim kisvesi ile fitne çıkarması niyetiyle topluma karışan bir propagandacı karşısında hem ilmiyle hem hitabetiyle hem de ahlakıyla dimdik duran bir âlim, bugün sosyal hayatta aynı durumla karşılaştığımızda ne yapmamız gerektiğini bize yaşayan bir örnek olarak sunar. Bir nesli kâmil bir âlim yetiştirir ama kâmil bir âlim kolay kolay yetişmez. Müslümanca bir duruşa sahip olmak istiyorsak, bu duruşun âlasını hakkıyla sergileyen âlimlerimizi tanımamız gerekiyor. Kim bilir nicesinin hayatında, hatıralarında kendimizden parçalar, eksikliklerimizi tamamlayacak nükteler bulacağız. Rabbim bizleri basiretli, fesâhatli, mutedil ve Rabbânî âlimlerden eylesin.

Ayrıca sadece ilmi anlamda değil, hayat tecrübesi ve kemale erme adına da âlimlerimizin hayatında birçok nükte bulunabilir. Yeter ki bu ince nükteleri bulmak için biraz uyanık ve gayretli olalım.

Örneğin mübarek bir âlimimizin -Şeyh Eşref Ali Tehânevî [rahmetullahi aleyh]- hayatı anlatılırken şöyle bir detaya yer verilir:

“İnsanlara yapmış olduğu vaazlarında terğîb tarafını terhîb tarafına tercih ederdi. Bu tercihinin hikmeti sorulduğunda şu cevabı vermiştir: ‘Bu asrın insanlarının tabiatını tecrübe ettim ve gördüm ki; onları teşvik etmek, korkutmaktan daha çok fayda veriyor onlara. Bundan ötürü vaazlarımın çoğu terğîbi, azı ise terhîbi içerir.’”

[Terğîb (teşvik etmek) cennet ve sevapla müjdelemek, terhîb (korkutmak) ise cehennem ve azapla korkutmaktır.]

Bu misal, buraya kadar anlatmak istediğimizin en somut örneğidir. Bu tecrübeyi aklımızın, gönlümüzün bir köşesinde yer etmeli, vakti ve mekanı gelince uygulamalıyız. İşte ulemânın hayatlarını okumanın faydası, hayatımızda böylece zuhûr eder.

Son olarak; okuyacağımız bir kitabı anlamak istiyorsak, önce müellifini anlamamız gerekiyor: “Bu âlim kimdir? Ne zaman doğmuştur? Nasıl bir ailede ve muhitte yetişmiştir? Hangi hocaların rahle-i tedrîsâtından geçmiştir? Hangi ilimlere detaylıca hâkimdir? En çok hangi ilim dalı ile meşgul olmuştur? İlmî ve sosyal hayatta ne kadar aktif ve tesirli bir rol üstlenmiştir? Hangi büyük âlimlerin yetişmesine vesile olmuştur? Bu kitabı neden, nasıl, hangi şartlar altında, ne kadar süre zarfında, hangi ihtiyaca binâen yazmıştır? Kendi zamanında olumlu-olumsuz nasıl tepkiler ile karşılaşmıştır? Vefatından sonra kitapla ilgili çalışmalar, tenkitler yapılmış mıdır? Kitabında hangi usulü ve üslûbu takip etmiştir? Ana düşüncesi nedir? Bize özellikle neyi öğretmeyi amaçlamaktadır?”

En önemli sorular ise şunlardır: “Peki ben bu kitabı neden okuyorum? Neyi/neleri öğrenmeyi amaçlıyorum? Nasıl daha iyi anlayabilirim? Hayatıma nasıl tatbik edebilirim?”

Okumayı bitirdikten sonra da: “Bu kitaptan nasıl istifade ettim? Hayatımda neyi/neleri değiştirdim veya değiştirmeye niyet ettim? Kitabı yazan âlimi gerçekten anlayabildim mi? Onun istediği menzile varabildim mi?”

Elbette bu soruları çoğaltabiliriz. Emin olun ki bütün bu sorular hem bilincimizi hem de ilmimizi arttırmaya vesile olacak.

Âlim, kitabının anahtarıdır. Âlimi anlayabilirsek kitabının dünyasına da giriş yaparız. Ama kitabı sıradan diğer kitaplar gibi görürsek, kitaptan istifade edenlerin sırasına giremeyiz. İlim sırlı bir dünya; kitaplar bu dünyanın şifreleri, âlimler ise anahtarlarıdır. Bilmek ile tecrübeli olmak arasındaki farkı ancak her iki merhaleden de geçen insan anlayabilir. Bunun için fazla melâle (bıkkınlığa) sebep olmama adına kelamımızı kibar bir söz ile nihayete erdirelim:

“Bu dünyada kimseye nübüvvetten daha faziletli bir şey verilmemiştir. Nübüvvetten sonra kimseye ilim ve fıkıhtan daha faziletli bir şey verilmemiştir. Ahirette ise rahmetten daha faziletli bir şey verilmemiştir.” İmam Şâfiî [rahmetullahi aleyh].

Bu yüce fazilete nail olanları okumak, kadir kıymet bilmek de bir fazilettir inşallah.