Şam, asırlar boyunca ilmin, irfanın ve rivayetin merkezlerinden biri olmuştur. Bu köklü ilim geleneğinin son büyük temsilcilerinden biri ise, hadis ilmindeki derinliği, ahlâkî duruşu ve toplumsal sorumluluk bilinciyle temayüz eden Muhammed Bedreddin el-Hasenî’dir [rahmetullahi aleyh]. Hadis ilmindeki vukufiyeti sebebiyle kendisine verilen “Muhaddis-i Ekber” unvanı, yalnızca ilmî bir paye değil; bir ömrün ilme, ibadete ve ümmetin derdiyle dertlenmeye adanmışlığının da ifadesidir.
İlimle Yoğrulan Bir Çocukluk
Tam adı Muhammed b. Yûsuf b. Abdürrahmân el-Mağribî ed-Dımaşkî el-Hasenî olan Bedreddin el-Hasenî, 1850 yılında Şam’da dünyaya geldi. Aslen Faslı olup, Delâʾilü’l-Hayrât müellifi Şeyh Süleyman el-Cezûlî’nin [rahmetullahi aleyh] neslindendir. Hz. Hasan’a [radıyallahu anh] ulaşan nesebi sebebiyle el-Hasenî nisbesiyle anılmıştır.
Doğduğu evin, büyük hadis imamlarının tedris merkezi olan Eşrefiyye Dârü’l-Hadisi’ne bitişik olması, onun mayasını daha çocukluk yıllarında tayin etmiş gibidir. Babası Yûsuf el-Mağribî, Ezher mezunu, hadis ve fıkıh ilimlerinde otorite kabul edilen bir âlimdi. Annesi Âişe Hanım ise, hadis ilmiyle maruf Küzberî ailesine mensuptu. Böylece Bedreddin el-Hasenî, hem baba hem anne tarafından ilim, takvâ ve velâyet ikliminde yetişti.
Henüz yedi yaşında Kur’ân-ı Kerîm’i hıfzeden Bedreddin el-Hasenî, on iki yaşında babasını kaybetti. Bu ağır imtihanın ardından dayısı Şeyh Sâlih el-Küzberî [rahmetullahi aleyh] ve dönemin büyük muhaddislerinden Ebü’l-Hayr el-Hatîb [rahmetullahi aleyh] onun terbiyesini ve tahsilini üstlendi.
Hadis Merkezli Bir Hayat
Tahsilini Eşrefiyye Dârü’l-Hadisi’nde sürdüren Bedreddin el-Hasenî hazretleri, adeta kendisini ilme adadığı bir halvete girdi. Sahîh-i Buhârî ve Sahîh-i Müslim başta olmak üzere temel hadis külliyatını ezberledi. Akaid, usûl-i hadis, usûl-i fıkıh, sarf, nahiv, mantık ve edebiyat sahalarında kaleme alınmış ana metinleri ihtiva eden yaklaşık yirmi bin beyitlik ilmî metni hıfzetti.
Ricâl ilmine olan vukufiyeti, senedleri ezberden tahlil edebilme kudreti ve muhâkeme gücü, onu akranları arasında müstesna bir yere taşıdı. Bununla da yetinmeyen Bedreddin el-Hasenî; matematik, geometri, tıp, felsefe ve coğrafya gibi alanlarda da derin bir bilgiye sahipti. Derslerine katılan doktor ve mühendisler “Mesleğimizi öğrenmek için ömrümüzü tükettik, o ise bizden daha iyi biliyor.” diyerek hayret ederlerdi.
Tedris, Şöhret ve İnziva Arasında Bir Duruş
Akranlarının hasedi sebebiyle bir müddet Eşrefiyye Dârü’l-Hadisi’ndeki hücresine çekilen Bedreddin el-Hasenî, burada uzun yıllar süren bir inziva hayatı yaşadı. Günaha düşme endişesiyle insanlarla ilişkisini asgariye indirdi; kendisine sorulan sorulara dahi kısa cevaplar vermekle yetindi.
Ancak ilim, ondan saklanmayı değil paylaşılmayı talep ediyordu. Bu inziva döneminin ardından Şam’daki Sâdât Camii ve Sinan Paşa Camii’nde dersler verdi. Nihayet Emevî Camii’nde, Nesr Kubbesi altında başladığı Sahîh-i Buhârî dersleri, eski devirlerin ihtişamlı ilim halkalarını andıracak bir kalabalığa ulaştı. Bu dersler, üç saatten fazla sürer; yüzlerce hadis isnadıyla birlikte okunur, lügavî, fıkhî ve usûlî tahlillerle derinleştirilirdi.
Osmanlı Devleti tarafından Buhârî okutmak üzere ihdas edilen kürsünün son temsilcisi olan Bedreddin el-Hasenî, bu görevi hakkıyla ifa etti. Dersleri, talebesi Abdülkadir el-Mağribî tarafından özetlenerek neşredildi.
Siyasete Mesafe, Zulme Karşı Keskin Duruş
Bedreddin el-Hasenî, siyasetin kirletici alanından daima uzak durdu. 1. Dünya Savaşı sırasında kendisinden halifelik ve isyan liderliği talep edildiğinde bunu açıkça reddetti. Osmanlı sonrası Fransız işgali döneminde, Şam ulemâsını organize ederek halkı bilinçlendirdi. Şam’dan Humus’a, Hama’dan Halep’e kadar pek çok beldeyi dolaşarak verdiği vaazlarla direniş ruhunu diri tuttu. Bu duruşu, Meyselun Savaşı’nda pek çok âlim ve talebenin cepheye koşmasına vesile oldu.
Ahlâk, Zühd ve İnsan Terbiyesi
Bedreddin el-Hasenî, ilmini ahlâkla taçlandırmış bir âlimdi. Tevazusu, neredeyse efsaneleşmişti. “Gerçek tevazu, kendini oturduğun her kişinin altında görmendir” sözü, onun hayat düsturunu özetler. Elini öptürmez, kendisine gösterilen aşırı hürmeti kabul etmezdi.
Gıybetin konuşulduğu meclislerde bulunmaz, meclisinde buna asla izin vermezdi. Bilmediği bir mesele sorulduğunda “bilmiyorum” demekten çekinmezdi. Kitaplara olan sevgisi ise sınırsızdı; dünyanın en uzak köşesinde basılmış bir kitabı dahi temin etmeye çalışırdı.
Merhameti, toplumun en kenarında kalan insanlara kadar uzanırdı. Sadakalarını, kötü yola düşmüş kadınlara ulaştırırken onlardan kendisi için dua istemesi; ilmin, insanı kibirden nasıl arındırdığının en çarpıcı örneklerindendir.
Talebeleri, Eserleri ve İlmî Mirası
Bedreddin el-Hasenî, telif ile beraber talebe yetiştirmeyi önem verdi. Şerîf el-Ya‘kûbî, Mekkî el-Kettânî, Muhammed el-Mübârek, Abdülkerîm er-Rifâî, Muhammed Sâlih el-Ferfûr gibi pek çok isim onun rahle-i tedrisinden geçti. Hazret telif faaliyetlerini nicelikten ziyade derinlik ve tedris merkezli yürütmüş bir âlimdir. Buna rağmen, kaynaklarda onun henüz otuz yaşına varmadan kırka yakın eser kaleme aldığı, ancak bu eserlerin büyük bir kısmının yaşadığı mahallede çıkan yangında telef olduğu zikredilmektedir. Günümüze ulaşan ve kendisine nispeti kesin olan eserleri ile nispet edilen çalışmaları şu şekildedir:
1. Şerhu Kasîdeti Garâmî Sahîh
2. ed-Dürerü’l-Behiyye fî Şerhi’l-Manzûmeti’l-Beykûniyye
Bunların yanı sıra biyografik kaynaklarda, onun şu eserlere de şerh veya hâşiye yazdığı anlaşılmaktadır: Sahîh-i Buhârî, eş-Şemâʾil, eş-Şifâʾ, Şüzûru’z-Zeheb, Katrü’n-Nedâ, Muğni’l-Lebîb, Nuhbetü’l-Fiker, Muhtasaru İbn Hâcib, akaidde Akâidü’n-Nesefî, el-Akâidü’l-Adudiyye ve Tefsîrü’l-Celâleyn.
Bu çalışmalar, onun yalnızca hadisle sınırlı kalmayan, çok yönlü ve kuşatıcı bir ilmî birikime sahip olduğunu göstermektedir. Ancak Bedreddin el-Hasenî’nin asıl mirası, yazdığı satırlardan ziyade yetiştirdiği talebeler ve kurduğu ilim halkalarıdır. O, ilmi kitap sayısıyla değil; insan inşa eden tesiriyle ölçen bir âlim olarak hafızalarda yer etmiştir.
Payımıza Düşen
1. İlim Bir Süs Değil, Bir Emanettir
Bedreddin el-Hasenî’nin hayatı, ilmin bir prestij aracı değil; ağır bir sorumluluk olduğunu gösterir. Genç yaşta ulaştığı ilmî derinliğe rağmen şöhretten özellikle kaçınması, ilmi makam, itibar ve alkış için talep etmeme hassasiyetinin en açık delilidir. Bugün ilmin görünürlükle, popülerlikle ve takipçi sayısıyla ölçüldüğü bir zeminde onun bu tavrı, her ilim talebesi için ciddi bir muhasebe çağrısıdır.
2. İlim ile İbadet Ayrılmaz Bir Bütündür
Bedreddin el-Hasenî, ilmi zihinsel bir faaliyetle sınırlamamış; onu ibadet, zikir ve takvâ ile beslemiştir. Sürekli salavâtla meşgul olması, ilmin kalbi diri tutmadıkça kemale eremeyeceğini fiilen göstermektedir. Onun hayatında bilgi, amele dönüşmeyen kuru bir malumat değil; hâl ve istikamet kazandıran bir hikmettir.
3. Şöhretten Kaçış, Sorumluluktan Kaçış Değildir
Uzun yıllar süren inziva hayatı, Bedreddin el-Hasenî’nin dünyadan kopuşu değil; nefsini ve niyetini muhafaza etme çabasıdır. Şöhretin fitneye dönüşebileceğini fark ettiğinde geri çekilmiş; fakat ilmin ve toplumun kendisini çağırdığı yerde yeniden öne çıkmaktan da kaçınmamıştır.
4. Siyasete Mesafe, Zulme Karşı Net Tavır
Bedreddin el-Hasenî, siyasetin kirletici alanına kapı aralamamış; makam ve güç tekliflerini reddetmiştir. Buna rağmen işgal ve zulüm karşısında susmayı da tercih etmemiştir. Fransız işgali dönemindeki duruşu, âlimin ne iktidarın aparatı ne de hadiseleri uzaktan izleyen bir seyirci olabileceğini gösterir. Gerektiğinde söz söyleyen, gerektiğinde geri duran ama istikametini kaybetmeyen bir çizgi…
5. İlim, İnsanı Halktan Üstün Değil; Halka Karşı Sorumlu Kılar
Bedreddin el-Hasenî’nin merhameti, toplumun en kenarında kalan insanlara kadar uzanmıştır. Sadakalarını dağıtırken kendisi için dua istemesi, ilmin kibir değil tevazu doğurması gerektiğinin en çarpıcı örneklerindendir. Âlim, halkın üstünde değil; halkın yükünü omuzlayan kimsedir.
6. “Bilmiyorum” Diyebilmek İlmin Şerefidir
Bilmediği meselelerde susmayı tercih etmesi ve bunu bir eksiklik değil, bir fazilet olarak görmesi; ilmin ahlâk boyutunu ortaya koyar. Bedreddin el-Hasenî’nin bu tavrı, her soruya cevap vermek zorunda hisseden günümüz insanı için derin bir ders mahiyetindedir.
Vefat
Muhaddis-i Ekber Şeyh Muhammed Bedreddin el-Hasenî, 13 Ağustos 1935’te Şam’da vefat etti. Cenaze namazı, Emevî Camii’nde mahşeri bir kalabalık eşliğinde edâ edildi. Emevî Camii minberinden vefat haberini duyurma görevi, Şam âlimlerinin oybirliğiyle henüz gençlik çağlarında olan Ali Tantâvî’ye tevdi edildi.
Cenaze, tezkiyenin ardından Bâbü’s-Sağîr Mezarlığı’na intikal etti. Ancak mahşeri kalabalıktan ötürü akşam saat yediye kadar kabristana ulaşamadı. Oğlu Taceddin el-Hasenî’in yaptığı duanın ardından Şeyh’in vasiyeti okundu. Vefat haberi, Şam başta olmak üzere bütün İslâm dünyasında derin bir üzüntüyle karşılandı.






