Bismillah, Elhamdulillah, es-Salâtu ve’s-Selâmu ale Rasulillah…

Yakın zamanda medyaya acı bir haber düştü. İstanbul Boğazı’nda bir genç, hayatına son vermek üzere köprüye çıkmış; bir diğeri ise onu “Atlayacaksan atla, 4K çekiyorum; hafıza dolacak.” diyecek kadar umursamaz, hatta alaycı sözlerle kayda alıyordu. Bir insanın trajik ölümü başka bir insanın eğlencesine nasıl dönüşür, anlamak güç.

İntihara sürüklenen o genç kim bilir neler yaşadı? Hangi acılar onu hayattan kopardı? Belli ki onu hayata bağlayacak ne dünyası kalmıştı elinde ne de ahiret düşüncesi…

Peki ya videoyu çeken kişi? Onu bu laubaliliğe sürükleyen neden neydi? Onu durduracak hangi değere, hangi insani sınıra, hangi kutsala sahipti?

Sanki iki ayrı uçta duran bu iki genç, aslında aynı yokluğun, aynı manevi çöküşün farklı yüzleriydi.

Bu manzaraya bakınca insanın içi burkuluyor. Bir yanda kendini boşluğa bırakarak hayatına son veren bir genç, diğer yanda o boşluğu bir “içerik üretme fırsatı” gibi gören bir başka genç…

Sosyal medyada bir hayvanın ölümüne dahi günlerce “duyar kasan” insanlar, bir insanın kendini öldürmesine böyle kayıtsız kalabiliyor; hatta dalga geçerek çektiği videoyu “beğeni” elde etmek amacıyla sosyal medyada yayınlıyor.

Bu trajedi tam olarak “modern zamanın” insana dayattığı duygusuz, kutsalsız, sınırsız bir çürümenin kaçınılmaz sonucudur.

Peki Müslüman bir toplum nasıl bu hâle geldi?

Biz nerede hata yaptık?

Toplum bu kadar savrulmuşken devletten bireye, diyanetten tarikata, STK’dan cemaate kadar hepimiz ne yapıyoruz?

Her gün onlarca genç içine düştüğü boşluk nedeniyle intihara, alkol ve uyuşturucu maddeye sürüklenirken biz onları kurtarma adına ne yaptık?

Kaç genci elinden tutarak bu bataklıktan kurtarabildik? Hangimizin böyle bir çabası var?

Dünya, insanlık tarihinde eşi benzeri görülmemiş bir yozlaşma yaşarken biz, çözüm üretmek yerine birbirimizi suçlamakla vakit harcıyoruz.

Gençlik elimizden kayıp giderken biz hâlâ birbirimizin ayağını kaydırmakla, önüne taş koymakla meşgulüz.

Oysa asıl sorumluluğumuz;

‎“لَأَنْ يَهْدِيَ اللهُ بِكَ رَجُلًا خَيْرٌ لَكَ مِنْ أَنْ يَكُونَ لَكَ حُمْرُ النَّعَمِ”

“Allah’ın senin vasıtanla bir kişiyi hidayete erdirmesi, senin için kızıl develere sahip olmaktan daha hayırlıdır.” hadisi şerifinin gereği olarak, insanı kazanmak ve onu doğruya yönlendirerek hayatına dokunmaktır.

Gençlere iman, salih amel, sevgi ve şefkat gibi hem dinî sorumlulukları hem de insanî erdemleri veremezsek bundan daha acı sahneler görmemiz kaçınılmazdır. Çünkü “modern çağ”, insanı öyle bir boşluğa sürükledi ki onu durduran bir sınır kalmadı. Onu durduracak tek bir kırmızı çizgi bile kalmayınca geriye savrulmuş ruhlar, kayıp zihinler ve paramparça hayatlar kalıyor.

Evet, biz gençlerimizi manevi açıdan doyuramaz, ruhlarına yön veremezsek düşecekleri boşluk sadece onların değil, bütün bir toplumun ve geleceğin iflası anlamına gelecektir.