Gökyüzünde doğan hilal, aslında yalnızca ayın ince bir parçası değildir; o, ümmetin takvimidir, zamanın ibadetle yoğrulmuş hâlidir. Fakat hilalin doğuş yerlerinin farklı oluşu, yeryüzünde yaşayan Müslümanlar arasında zamanın başlangıcına dair bir farklılık doğurur. İşte tam bu noktada fıkıh devreye girer: Gökyüzündeki farklılık, yeryüzünde nasıl bir amel gerektirir?
el-Ecvibetü’n-Nakiyye’de nakledildiği üzere, Hanefî mezhebine göre hilalin dünyanın herhangi bir yerinde görülmesiyle amel edilir; “ihtilâf-ı metâli’” (doğuş yerlerinin farklılığı) hükmü değiştirmez. Bu yaklaşım, ümmetin zamanını mümkün mertebe birleştirmeyi esas alır. Gökte tek bir ay vardır; öyleyse ibadetin başlangıcı da mümkün olduğunca tek olmalıdır.
Buna karşılık Şâfiî mezhebi, hilalin bir bölgede görülmesinin, doğuş yeri farklı olan diğer bölgeler için bağlayıcı olmayacağını kabul eder. Burada coğrafya, hükmün çerçevesine dâhil edilir. Ufuklar ayrıysa, başlangıçlar da ayrı olabilir. Bu görüş, hakikatin farklı coğrafyalardaki tezahürünü dikkate alan bir incelik taşır.
Fakat mesele yalnızca mezhepler arasındaki teorik bir farklılık değildir. Aynı kaynakta belirtildiği üzere, bir İslâm ülkesinde devlet yöneticisi hilalin görülmesine dayanarak oruç veya bayram ilan ederse, mezhebi ne olursa olsun Müslümanların bu karara uyması gerekir. Çünkü kamu otoritesinin hükmü, ihtilafı kaldırma ve birliği sağlama işlevi görür. Burada asıl maksat, gökteki hilali tartışmak değil; yerdeki birlik ve düzeni muhafaza etmektir.
Belki de mesele, hilalin nerede doğduğundan çok, kalplerin nerede birleştiği meselesidir. Fıkıh, farklı görüşlere kapı aralarken; siyaset-i şer‘iyye, ihtilafı bir düzen içinde toplar. Böylece hilal hem ufukta hem de toplumda bir başlangıç olur: Biri zamanın başlangıcı, diğeri birliğin.
Gökyüzünde farklı ufuklar olabilir; fakat ümmetin ufku, ihtilafı idare edebildiği ölçüde geniştir.
Kaynak: el-Ecvibetü’n-Nakiyye ani’l-Esileti’l-Fikhiyye, 1/249






