Bismillah.

Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.

İnsanoğlu, başkasının üzerindeki küçük bir lekeyi görmek için mikroskop kullansa da, kendi âlemindeki derin yaraları görmemek için gözlerini kapamaya pek mahirdir. İşte “aldanış” tam da burada başlar: Kendi büyük günahlarını kanıksayıp, sâlihlerin helal dairesindeki tercihlerini dert edinmek…

İmâm Şa’rânî [rahmetullahi aleyh], aldanmışlara bir ikaz mahiyetindeki Tenbîhü’l-Muğterrîn adlı eserinde (sf. 193), büyük ârif Yahyâ b. Muâz Hazretleri’nin [rahmetullahi aleyh] şu hayret dolu tespitini nakleder:

“Şu insanlara hayret ediyorum! Salih zatların işlediği mübâh işleri ayıplarlar da, kendi işledikleri çirkin günahları hiç görmezler. Bir bakarsın; gıybet, koğuculuk, haset, kin, kibir ve kendini beğenme çukuruna batmışlardır da bunlardan dolayı istiğfar bile etmezler. Ama sâlih bir zatın mübâh bir elbise giymesini veya helal bir tatlı yemesini dillerine dolarlar.”

Yahyâ b. Muâz [rahmetullahi aleyh] hazretleri, asıl büyük tehlikenin kalbi karartan gıybet, kibir ve kin gibi manevi zehirler olduğuna dikkat çekerken; insanların, bir velinin giydiği güzel elbiseyi veya yediği bir tatlıyı “zühde aykırı” bularak eleştirmesindeki tutarsızlığı vurgular. Oysa mübâh olan bir şeyi tüketmek kişiyi yoldan çıkarmaz; fakat kalpte saklanan bir damla kibir veya gıybet ateşi, bütün sâlih amelleri yakıp kül etmeye yeter. Başkasının helalini sorgulamak, kendi haramlarını örtbas etmeye çalışan nefsin en sinsi oyunlarından biridir.

Netice itibarıyla; mümin, başkasının mübâhına takılmak yerine kendi kalbindeki “ucub”, “kin” vb. çukurlarını temizlemekle mükelleftir. Başkasına yönelttiğimiz eleştiri oklarını kendi nefsimize çevirmediğimiz sürece, kemâliyetten söz etmek zordur. Asıl dindarlık, kendi nefsinin kusurlarıyla uğraşmaktır.