Tüm şairlere...

Ve şair çıkageldi çok uzaklardan. Hayal ülkesinden, yüreğin dili kelimeler yurdundan. Aşkın büyüsünü yakalamak, sırrını damıtmak için. Ki o sözlerin büyüsü, insanı dilsiz bırakırdı. Göğe atılan oklar gibi, sineleri yaralardı.

Sükûtu mukaddes bir emanet gibi taşımıştı yıllardır. Düşüncelere daldığında dudaklarındaki sessizlik çelik gibi sertti. Bulutları utandıran gözleri ıslak ıslak... Susadıkça içmişti kanını yüreğinden. Göğe savrulan duman kadar esrik.

Ve şair çıkageldi çok uzaklardan. Çıkageldi fırtınalı inzivasından, sırların billur yollarından. Şimşeklerle bezenmiş bulutların ardından. Gök kubbede yaldızladığı yıldızların yanından. Dağdan dağa, daldan dala sıçrayan güneşle. Ses vermeyen yokluk ve hiçlik uçurumlarından aşıp, bir şimşek sürati ve berraklığında belirdi ufuklarda. Geri yıldızlarla süslenmiş bir küheylanın sırtında. Kasırgaya tutulmuş denizlerin çığlıkları arasından. Gökyüzünü aniden bürüyen bir yaz bulutu gibi. Renklerini avuç avuç dağıtırken güneş ufukların ardından. Altın işlemeli ipek bir örtünün hışırtısı gibi yayılırken gün ışığı. Firuze renkli mesafeleri süratle aştı. Yorulduğunda dinlendi dağların doruklarında. Haşmetinin izini, gölgesini kondurduğu yere bıraktı. Sükût ile haykırdı, ağırbaşlı dağlar. Kuş cıvıltıları sabahın dinginliğini fırtınalara tuttu. Her biri birer münacat gibi yükseldi göklere. Ağaçlar mücevherleri utandıran çiçekler açtı. Birer tütsü gibi rüzgâra saldı çiçekler kokularını.

Ve şair çıkageldi çok uzaklardan. Dudaklardan dökülmeden kabul olunan dualara benzeyen sözlerle ördü göğün çatısını. Gönülleri birer sarmaşık gibi sardı. Kanını yüreğinin hokkasından yakuttan bir ırmak gibi kâğıtlara döktü. Her kelime gönüllerin susuzluğunu gideren birer damla. Bir nehir denize nasıl karışıyorsa karıştı sinelere...