Bismillah.
Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.
İnsan, çevresindeki eksiklikleri görmeye ve başkalarının cehaletini fark etmeye pek meraklıdır/mahirdir; ancak ilâhî hitabın asıl muhatabının kendi içindeki o bitmek bilmeyen hışırtılar olduğunu çoğu zaman unutur. Oysa hakiki ilim, insanın en büyük düşmanını tanımasıyla başlar.
Mevlânâ Abdurrahman Câmî Hazretleri, Nefahâtü’l-Üns (1/109) adlı eserinde Ebû Hamza el-Horasânî’nin bir gün tefekküre daldığını ve A’râf Suresi 199. ayetiyle ilgili kalbine doğan şu ilahi işareti paylaştığını nakleder:
“Allah Teâlâ,
وَاَعْرِضْ عَنِ الْجَاهِل۪ينَ.
“Câhillerden yüz çevir!” (A’râf, 7/199) buyurmuştur. Yani: Nefis, cahillerin en cahilidir; öyleyse (öncelikle) ondan yüz çevir!”
Bu hikmetli yaklaşım, Kur’an-ı Kerim’in ifadelerinin nasıl derin bir manevi ameliyata dönüştüğünü gösterir. Cahil denilince akla gelen “bilgisiz kimse” profili, hazretin dilinde hakikati görmemekte direnen, bencil arzularına hapsolmuş “nefis” ile özdeşleşir.
Esasen insanın dışarıdaki binlerce cahilden yüz çevirmesi kolaydır; ancak kendi içindeki, kendisini sürekli yanlışa çağıran ve Rabbinden uzaklaştıran o en büyük cahile sırtını dönebilmesi, pehlivanlığın en büyüğüdür. Nefis, sürekli geçici olanın peşinde koşan bir yapıda olduğu için cehaletin merkezidir. Ondan yüz çevirmek, onun her arzusuna boyun eğmemek ve sesini kısmak demektir.
Netice itibarıyla; nefis terbiyesi, insanın kendisini dışarıdaki hatadan önce içerideki cehaletten temizleme davasıdır. Kendi nefsinin cehaletine karşı uyanık olmayan bir gönül, başkalarının hatasını görse de kendi karanlığından kurtulamaz, o dipsiz kuyuda debelenip durur. Asıl mesele, nefse karşı izzetli bir duruş sergileyebilmektir.






