Bismillah.
Elhamdülillah, vessalâtü vesselâmü alâ Resûlillah.
Bazı kimseler için tasavvuf dünyadan el etek çekmek gibi görünse de, hakikatte tasavvuf dünyanın kalpteki değerini terk etmektir. Kalp bir saraydır ve oraya dünya sevgisini sokmamak, dervişliğin en önemli dönemecidir.
Büyük mutasavvıf Molla Abdurrahman Câmî [kuddise sırruhû], evliya tabakatına dair eşsiz eseri Nefehatü’l-Üns’te (1/108), Şeyhulislâm lakabıyla maruf Abdullah el-Herevî Hazretleri’nin [kuddise sırruhû] bu konudaki ifadelerini şöyle aktarır:
“Tasavvuf ile dünya (arzusu) bir arada bulunmaz. Kim dünyanın kendi nezdinde bir değeri olduğunu düşünürse, tıpkı kılın hamurdan çıkıp gittiği gibi tasavvuftan çıkmış demektir.
Hakiki sûfînin yanında dünyanın hiçbir kıymeti yoktur; ona ne sahip olduğunda sevinir ne de kaybettiğinde üzülür. Hatta bütün dünya dervişin ağzına tek bir lokma olarak konsa, bu onun için bir israf sayılmaz. Çünkü o, dünyalığı kendi nefsi için değil, yalnızca Allah Teâlâ’nın rızası için kullanır. Zira Allah Teâlâ, senin üzerinde dünyadan bir toz zerresinin (bağının) bile kalmamasını murat eder.”
Bu ifadeler, modern insanın hem dünyevi hem de manevi hazlara aynı anda sahip olma arzusuna ayna tutmaktadır. Asıl mesele, eldeki eşyanın miktarı değil, onun gönle girip girmemesidir. Zira problem, dünyalığın azlığı veya çokluğu değil; kalbin dünyaya ve onun geçici metaına yönelmesidir.
Tasavvuf yolu, eşyanın kalpteki hükmünü kırmaktır. Bir dervişin elinde dünyanın anahtarları olsa dahi, gönül heybesinde onlara yer açmaması gerekir. Zira Allah Teâlâ, kulunun kalbini başka hiçbir sevginin tozuyla bulanmamış, saf ve mücerret bir halde kendisine yönelmiş olmasını diler. Hakiki kulluk, dünyanın içinde yaşarken ondan bağımsızlaşabilme sanatıdır…
Netice itibarıyla; asıl hüner, dünyanın içinde olup dünyanın senin içinde olmasına izin vermemektir.






