"Her kitap son sayfasını okuyunca bitmesine rağmen Hikmet romanı son sayfasını bitirince başlar. Bu nasıl olur diyenlere Derviş ve Mâvera’yı okumalarını tavsiye ediyoruz. Okur Yusuf’un şahsında kendi iç yolculuğuna çıkıyor ve Derviş’te mutlaka kendisine bir yer buluyor. Bu da tesirinin en büyük sebeplerinden biridir."
"Hikmet romanı” kavramını edebiyatımıza kazandırmanız hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu türü nasıl bir ihtiyaçtan oluşturulmuş olabilir?
Mâlumunuz; roman, edebiyatımıza Tanzimat döneminde girmiş bir türdür. “Derviş” ise ülkemizde yazılan ilk “Hikmet Romanı” olması sebebiyle edebiyatımızda yeni bir türün öncüsü oldu. Daha önceleri “hidayet romanları” kendince bu boşluğu dolduruyordu. Nefsi emmare makamındaki kişi/kişilerin bir takım ilginç olaylar neticesinde yaşadığı serüvenin o kişinin hidayetiyle neticelendiği romanlar... O zamanlar hidayet romanları gerçekten de önemli bir boşluğu doldurmuştu. Fakat şimdi okur kalitesi yükseldi. İnternetin hayatımıza girmesiyle çabuk ve hızlı erişilen bilgiler ve teknoloji sebebiyle değişen şartlar artık daha nitelikli, okuru tatmin eden romanlar yazılmasını zorunlu kılmaya başladı. Bu sebeple aşk romanları, köy romanları, polisiye romanlar, tarihi romanlar, fantastik romanlar ve klasik romanlar haricinde yeni bir türe ihtiyaç vardı daha doğrusu okurun beklentilerine uygun kalitede romanlar yazılması şart olmaya başladı. Bizler bugün basit gibi görünse de kalbe dokunan sahneleriyle ünlü eski Yeşilçam filmleriyle büyüdük. Ama şimdiki nesil bu filmleri izlemek istemiyor. Onun yerine dijital teknolojinin kullanıldığı komedi, aksiyon, bilimkurgu veya fantastik filmleri tercih ediyorlar. Kitap okurları ise “Hikmet (ilim) müminin yitik malıdır. Nerede bulursa onu alır.” Hadis-i Şerifi’nde buyrulduğu gibi vaktini ayırdığı romanlarda artık hikmetin peşine düşmeye başladı. Sözde hikmet, yazıda hikmet, şiirde hikmet beklentileri arttı. Bu arada biliyorsunuz Derviş nasıl ki hikmet romanı türünün öncüsüyse şiirde de Nâbi “hikem-i şiirin” öncüsü olmuştur. Bugün zamanın mirasçıları çoğaldı, İnsanlar artık okumaya kolay kolay zaman ayıramıyorlar. Ama birçok okur sadece vakit geçirmek için değil aynı zamanda okurken öğrenmek için de okuyor… Hikmet romanının bir özelliği ise şudur. Her kitap son sayfasını okuyunca bitmesine rağmen Hikmet romanı son sayfasını bitirince başlar. Bu nasıl olur diyenlere Derviş ve Mâvera’yı okumalarını tavsiye ediyoruz.
İlk kitabınız Derviş ile başlayan yolculuğunuz, Mâvera ve Nitelikli Taciz ile farklı yönlere evrildi. Sizce bu üç kitabı birbirine bağlayan ortak ruh nedir?
Derviş, roman olarak ilk çalışmamızdı. Yazılma sebebini, sürecini daha önce birçok yerde anlatmıştık. Belki bizden ilk defa duyacak kişiler için tekrar etmekten çekinmeyiz. Yirmili yaşlarda ilk romanı yazmak için kalemi elimize aldığımızda taslak metne baktığımda bunun yazılmış mevcut romanlardan farklı olmadığını gördüm ve kalemi (roman türünde) bırakıp yeterince hazır olana kadar beklemeye karar verdim. Tamam, “artık hazırım, şimdi yazabilirim” dediğimde aradan tam 16 sene geçmişti. Bunun sebebi, Türkiye’de şimdiye kadar kullanılmayan roman tekniklerini ve sıra dışı bir kurguyu bünyesinde barındırma mecburiyeti daha doğrusu şartlanmışlığından kaynaklanıyordu. Kısacası şimdiye kadar yazılan romanlardan farklı olması gerekiyordu. Fakat bunun büyük bir riski vardı. Ya “bu farklı bir roman” deyip el üstünde tutulacak yakut daha ilk baskısında bu dosya bir daha açılmamak üzere kapatılacaktı. Kendime sordum “Serdar bu riski göze alıyor musun?” diye. Cevap tereddütsüz bir “evet” olduğu için yola çıkmıştık. Hamdolsun gelen tepkiler güzel oldu. Gelen yorumlardan anladığım kadarıyla okur memnun kalmıştı. Çünkü Derviş’i okuyan insanlar Yusuf’un şahsında kendi iç yolculuğuna çıkıyor, Derviş’te kendisine mutlaka bir yer buluyordu. Derviş’te o ana kadar kullanılmayan roman tekniklerinin Derviş’te kullanılması son sayfasına geldiğinde bile romanın okuru bırakmamasına sebep oluyordu. Derviş’in kurgusu aslında gerçek yaşanmış olayların kurguyla birbirine bağlanmış hali diyebiliriz. Belki de etkileyici bulunmasının arkasındaki en büyük sebeplerinden birisi budur. Derviş’i okuyanlar bizden Derviş’in devamını talep etti. Fakat biz Derviş’in devamı yerine farklı bir çalışma ile yani Mavera ile okurun karşısına çıktık. Mavera’dan da çok güzel tepkiler aldık. Hatta “Derviş mi? Yoksa Mavera mı?” diye sorduğumuz okurlar “her ikisi de” diyordu. Sonrasında ülkemizde giderek büyüyen bir problemin görünür hale gelmesi için akademik olarak sosyoloji ve psikoloji geçmişimizin verdiği avantajları kullanarak saha çalışması ürünü olan Nitelikli Taciz’i kaleme aldık. Bu inceleme araştırma çalışması olarak roman türünden farklı olduğu için okur kitlesi de farklıydı haliyle… Yüksek Lisans veya doktora tezi yazanlar için yardımcı olsa da roman sevenlerin ilgi alanı dışında kalıyordu.
Romanlarınızda hakikat arayışı ve içsel yolculuk temaları çok güçlü. Bu temaları işlerken kişisel tecrübelerinizden mi besleniyorsunuz, çevrenizden yaptığınız gözlemleri de ekliyor musunuz?
Derviş de Mavera da aslında bir yolculuk romanı. Her insan bu dünyaya gelir, belirli bir süre konaklar ve istisnasız herkes gibi bu dünyadan gerçek âleme göçer gider. Bu hayat yolculuğunda önemli bir yolcudur insan. Bizler de okurlara müsbet ve menfi yönleriyle mutlu ve huzurlu anların da sıkıntılı dönemlerin de bu dünya hayatı gibi gelip geçici olduğunu anlatmak istedik. Aslında burada iki tehlike var. Zevkli keyifli anlara takılıp bunun geçici olduğunu unutarak aniden ve hazırlıksız olarak yolculuğu tamamlamak riski… Bir de sıkıntılı, stresli dönemleri kalıcı zannedip vazifeleri, sorumluluğu yerine getirmeye mani olacak bir pes etme hali, gaflet hali riski… Bu konuda genellikle hep saha gözlemlerimizden faydalandık. Çok fazla insan hikâyesi dinledik. O kadar şaşırtıcı hadiselere şahit olduk ki gerçekten insan aklını zorlayan hikâyeler… Örnek vermemi isterseniz; mesela Mavera’nın final kısmındaki hadise tamamen gerçek bir hadisedir. Bunu güneydoğu illerimizden birine ziyaretim esnasında bizzat dinlemiş ve çok etkilenmiştim. Sanırım Derviş ve Mavera’yı okuyanların çok etkilenmesinin arkasında bu gerçekliğin tesiri büyük…
Okurlarınızın kitaplarınızı “ruha dokunan” eserler olarak tanımladığını görüyoruz. Siz yazarken okurla nasıl bir bağ kurmayı hedefliyorsunuz?
Ben şu hadiseye çok şahit oldum. Bir yazar kitabını yazarken en çok hangi kısımlarda hissi yoğunluk yaşadıysa, duygulanmışsa, kitabın hangi bölümlerini yazarken etkilenmişse okur da o kısımlardan çok etkileniyor. Eğer yazılan kelimeler satırları doldururken sadırlara dokunmuyorsa orada bir etkilenmeden bahsetmek çok yerinde olmaz. Bir insan sadece yazarken değil konuşurken de kalpten gelerek konuşmalı. Boşuna dememişler “Ağızdan çıkan söz kulağa kadar, kalpten çıkan söz kalbe kadar ulaşır” diye… Sizin sualinizdeki ruh kavramını burada kalp olarak değerlendirmek son derece münasip olacaktır. Bir şair şiirini yazarken içtenlikle daha doğrusu kalbine ilham geldiği anda ve geldiği kelimelerle, bir romancı kitabında yer vermek istediği cümleleri kalbine geldiği anda ve geldiği gibi yazarsa bunun okur üzerinde tesiri büyük oluyor. Mesela ünlü Rus yazar Lev Nikolayeviç Tolstoy'a atfedilen meşhur hadisedir. Anna Karanina’yı yazarken Tolstoy'un, odasına kapanıp kaleme aldığı romanının ana karakterini öldürerek sonlandırması nedeniyle “Anna Karenina öldü” diyerek ağladığı rivayet edilir. Doğru diyen de var değil diyen de… Ama burada roman yazan biri olarak şunu rahatlıkla söyleyebilirim. Kesinlikle Tolstoy’un yaşadığından daha fazlası var.
Modern çağın insanı daha çok hız, tüketim ve yüzeysellik ile anılıyor. Sizce “hikmet romanı” bu çağda okura neyi hatırlatmalı?
Modern çağda insanlar mutluluğun, huzurun kaynağından uzaklaştılar. Elbette burada en sıkıntılı zamanında bile kalp huzurunu yakalayabilen “el kârda gönül yârda” diyen hikmet yolcuları olan müstesna insanlarımızı kast etmiyorum. Onları en kötü şartlar bile huzursuz edemez, mesela zindana atsalar bile iç huzuru muhafaza edebilirler. Psikolojide mutluluk hormonu olarak bilinen serotonin, insanın manevi olarak, somut değil soyut olarak nitelendirebileceğimiz, uzun süreli bir emeğin neticesidir. Bir de dopamin dediğimiz haz hormonu vardır, o ise anlık, hızlı ve kısa süreli bir durumla ilgilidir. Allah insanı yaratmış ama mutlu olmasını manevi sebeplere yani serotonin hormonuna bağlamış. İnsanlar ise mutluluk değil hazzın peşine düştüğü için insanda serotonin hormonunu aşağı çeken yani mutluluğun önüne geçen en büyük etken dopamin yani hazzı öncelemesidir. İşte hikmet romanı, okurken insanı mutluluğa, huzura yani manevi iklime çeken yönüyle insanda tefekkür mekanizmasını çalıştırıyor. Tesiriyle kısa değil kalıcı etkilerin kapısını açabiliyor. O kapı açıldığı zaman zaten içeri giren bir daha çıkmak istemiyor.
Son kitabınız Nitelikli Taciz, ismiyle de oldukça çarpıcı. Bu eserin çıkış noktası neydi ve önceki eserlerinizden hangi yönleriyle ayrışıyor?
Bu çalışma tür olarak Derviş ve Mavera’dan çok farklı. Tamamen saha çalışmasına dayalı bir inceleme ve araştırma kitabı. Psikoloji Yüksek Lisans geçmişi olan biri olarak toplumun dile getiremediği ama giderek büyüyen bir problemine dikkat çekmek istedik. Yaşanılan travmalar, gizli intiharlar ve gizli boşanmaların arka planında yer alan ve menfi tesiri ömür boyunca gitmeyen bir konuya odaklanmak istedik. İşyerlerinde yaşanılan tacizleri ele aldık. Yaşanmış hikâyelerden, gerçek kişilerin ifadelerine dayanarak ama hikaye sahiplerini toplumda ifşa etmeden, işyerlerinde dikkat edilmesi gereken noktaları işaret etmek istedik. Araç devrildikten sonra yol tarif eden çok olur demişler. Bizler de bu çalışmada mağduriyetlerin önüne geçmek için nelerin yapılması gerektiğini gösteren bir başucu kitabı bir rehber hazırlamak istedik.
Eserlerinizin dili sade ama bir o kadar da derinlikli. Türk edebiyatında dil ve üslup üzerine nasıl bir çizgi takip ediyorsunuz?
Dilin sade olması çok önemli. Hz. Mevlana “Ne kadar bilirsen bil; söylediklerin, karşındakinin anladığı kadardır” buyurmuş. Ne kadar da güzel söylemiş. Önceden on binin üzerinde olan konuşma kelimelerimiz şimdi neredeyse yüz elli kelimeye düştü. Gençler toplum içinde birbirleriyle konuşurken aynı kelimelerle sosyal hayatlarında iletişim sağlamaya çalışıyorlar. Neredeyse Cumhuriyet devri Türk Edebiyatı yazarlarımızdan mesela Peyami Safa’nın romanlarındaki çok kelimeyi bile anlayamayacak kadar dilimize yabancı olduk. Bir yazar kelime dağarcığının ne kadar zengin olduğunu göstermek için ağdalı bir dil kullanabilir. Okuyanlar “bu yazar ne kadar da çok kelime biliyor” diyebilir. Fakat okuduklarından ne kadar anladıkları meselesine gelince “rica etsek yanınızda bir Türkçe birde Osmanlı Türkçesi sözlük bulundurur musunuz” mu demeliyiz? İngiliz şair, yazar William Shakespeare eserlerinde toplam otuz bin kelime kullanmış. Şehirli köylü dili dememiş bütün kelimelerden istifade etmiş. Ama biz ecdadımızın kullandığı zenginliği sergilemeye kalksak, yazsak hemen yaşayan kelimeler, ölmüş kelimeler tartışması çıkar. O yüzden biz de günümüz gençlerimizin anlayacağı seviyede ve anlayacağı üslupta yazmak istedik.
Birde şunu söylemeden geçmek istemiyorum. Farkındaysanız gençlerimiz artık kitap okumak yerine dijital teknolojinin verdiği imkânları kullanarak daha çok ekrandan izlemeyi, takip etmeyi seviyor. Gençlerimiz başta olmak üzere kitap okumanın zorlaştığı günümüzde kitap okumakta zorlanan kişilerin de rahatlıkla okuyabileceği şekilde sıkıcı tasvirlerden uzak, akıcı yani kısaca Derviş ve Mâvera’nın okurken sayfaları kolay çevrilen kitap olmasına gayret ettik. Ve okurlardan bunu bizzat tepki olarak aldığımızda ziyadesiyle memnun olduğumuzu ifade etmek isterim.
Genç yazarlara ya da yazmaya heves edenlere ne tavsiye edersiniz? Sizce bugünün yazarı en çok hangi konuda dikkatli olmalı?
Yazar olmak isteyen kardeşlerime öncelikle tavsiyem; çok okuyun derim. Hatta yazar olmayı çok istediğini söyleyen birine “bu kararına çok sevindim hayırlı olsun, o halde yazarlığa hemen başlamalısın” dedim. “Nasıl?” dedi. “Çokça kitap okuyarak, yazarlığın ilk adımı kitap okuyarak başlamaktır” dedim. Yazar adayı genç kardeşlerime tavsiyelerimden biri de “günlük” yazmaları… Her gün birebir yazma imkânı bulamayabilirler ama fırsat buldukça, sık sık günlük sayfalarına o gün yaşadıkları kendilerince önemli hadiseleri, kendilerinde bıraktığı tesiri, hissiyatı kaleme alıp yazıya dökmeleri… Görecekler ki içlerindeki yazar ruhu nasıl da hareketlenmeye, canlanmaya başlayacak. Bir de bizim genç yazar adayı kardeşlerimiz için hazırladığımız “Kalem Diyor ki” başlıklı yazımızı mutlaka okumalarını tavsiye ediyoruz. Kalemin dilinden yazar adaylarına neler yapmaları ve nelere dikkat etmeleri gerektiğini anlatan bu yazıyı size teslim edeceğim. Davet edildiğim yazı kurslarında gençlere mutlaka okumaya çalıştım.
