Yazar İbrahim Baran ile dijital çağın gürültüsünden sıyrılıp hakikati dinlemeye çağıran bir hasbihal... Dergilerin mektep misyonundan kelimenin namusunu korumaya, yerlilik meselesinden Gazze direnişinde kalemin gücüne uzanan sarsıcı bir söyleşi. "Sözün ayağa düştüğü" bu dönemde, zihni ve kalbi diri tutacak tespitleriyle İbrahim Baran röportajımız yayında. Tefekkür dolu, bereketli okumalar.

Sizi özellikle Mostar Dergisinden ve kültür dünyamızın önemli isimleriyle gerçekleştirdiğiniz röportajlardan oluşan Aklın Kırk Yolu kitabınızdan tanıyoruz. O dönem, söz dinlemek ve ehliyle hasbihal etmek bir usuldü. Bugünün dijital gürültüsü içinde, sizce biz dinlemeyi unuttuk mu? Hakikati arayan bir kulak, bugünün dünyasında nereye yönelmeli?

Herkesin konuşmaya odaklandığı, bir şeyler anlatmaya ihtiyacı olduğu, bazılarının her şeyi bildiği bir dönemden geçiyoruz maalesef. Dahası, her geçen gün de vaziyet daha kötü bir hale bürünüyor. Kimse dinlemek istemiyor, herkes konuşmanın ve anlatmanın peşinde. Kelimeler, cümleler ağzımızdan ışık hızıyla çıkıyor ve nereye gittiğini bile bilmiyoruz. Böyle sorular sorulduğunda hep ismini zikrettiğim Kanadalı iletişim kuramcısı Marshall McLuhan’ın bir tespitini burada bir kez daha paylaşayım. Medyayı Anlamak: İnsanın Uzantıları eserinde “Ortam mesajın kendisidir.” diyor. Ne demek bu? Mesaj kuşkusuz önemli. Ancak daha önemli olan şey onun aktarıldığı mecra. Diğer değişle araç. İnternetin bu kadar yaygınlaşacağını 30 yıl önceden tespit eden Mcluhan, mezarından kalksa ve o aracın insanları ne hale getirdiğini görse öyle zannediyorum ki “Az bile söylemişim.” derdi.

İnternet çağı, önce sosyal medya şimdi ise yapay zekâ çağına evrildi. Artık, tek “dostumuz” lüzumlu lüzumsuz her türlü bilgiyi, ehil olan ya da olmayan kişiler marifetiyle zihnimize, gözlerimize, kulaklarımıza boca eden ekranlar oldu. Telefondan uzak durduğumuz her an müthiş bir yoksunluk hissiyle baş başa kalıyoruz. Hayatımızın anlamını yitirmişiz gibi… Böylesi bir atmosferde okumalı ve kesinlikle dinlemeliyiz. Daha önce bu hususa ilişkin sorulan bir soruyu “İşin ehli, size damıtılmış bilgi veriyor. 500 sayfa okuyarak öğreneceğiniz bilgileri ehline danışarak 10 dakikada edinebiliyorsunuz…” diye yanıtlamıştım. Dolayısıyla hakikati arayan ve ona su gibi ekmek gibi muhtaç olan günümüz insanı kulağını ehl-i ilme, ehl-i irfana çevirmeli. Bu da yüz yüze olmalı tabi. Zamanın hiç anlayamadığımız ve kabul edemeyeceğimiz şekilde hızlı geçtiği bu dönemde durup dinle(n)meye ihtiyacımız var.

Dergicilik, bizim irfan geleneğimizde sadece bir yayın faaliyeti değil, aynı zamanda bir mektep, bir “okul” vazifesi görmüştür hep. Sizin tecrübeniz ışığında; bugün adeta zamanla yarışan basılı dergilerin “tefekkür kalesi” olma vasfını koruyabildiğini düşünüyor musunuz, yoksa artık gerçekten bir biçim değişikliğinin vakti geldi mi?

Dergiler fikir dünyamızın en önemli kaynaklarıydı. 40’lı, 50’li yılların dergilerinde “genç istidatlar” köşelerinde gelecek yılların kıymetli isimleri yetişiyordu. 50’lerden sonraki süreçte edebiyata ve sanata yöne verecek isimler dergilerde büyüdü, tanındı. Dergiler merhum Cemil Meriç’in ifadesiyle hür tefekkürün kaleleriydi. Ancak içerisinde bulunduğumuz dönem, üzülerek ifade etmeliyiz ki basılı materyallerin işlevselliğini ortadan kaldırdı. Dijitalleşme hayatı kolaylaştırdı, doğru. Artık gazete okumak için bayiye gidip para ödemek zorunda değiliz. Yahut bir dergiye hatta kitaba sahip olmak için zaman, para harcamaya gerek yok. Dijital ortamda her türlü yayına rahatlıkla ulaşabiliyoruz.

Bu durum bizi kazançlı çıkarıyor gibi gözükse de aslında hayatımızdan çok kritik alışkanlıkları söküp atıyor. Zira ekrandan okumak, basılı kâğıdı elimize alıp sayfaları çevirmek kadar keyif vermiyor. Keyif vermemesi de bir yana, ekranın karşısına geçtiğimizde bir metne odaklanamıyoruz. Çünkü, zihnimizin derinliklerinden bir ses sürekli bize sosyal medyaya bakmamız gerektiğini söylüyor. Sosyal medya zaten gayya. İçine girdiğinizde bir daha çıkamıyorsunuz. İnsan nefsi de hep kötü olana meylediyor maalesef.

Gündem dediğimiz gerçeklik çok hızlı değiştiği için gazetelerin basılı olarak okunması, hayata dair pek çok gelişmeyi kaçırmamıza neden oluyor. Ancak dergiler, hele ki aylık dergiler için böyle söyleyemeyiz. Basılı dergi elbette maliyetli. Ayrıca hata kabul etmeyen bir tarafı da var. Fakat ne olursa olsun sırf okul/ekol vasfını devam ettirmeleri; sanata, edebiyata, kültüre, tarihe meraklı, hayatı anlamak ve topluma söz söylemek, geriye kalıcı eserler bırakmak isteyen genç zihinler için dergiler basılı olarak yayınlanmalı. Türkiye bir dergi mezarlığına dönüştü. Ama olsun. Hâlihazırda varlığını basılı olarak sürdüren köklü dergiler de bulunuyor. Bunlarla birlikte, gençlerin teşvik edilip onların hazırlayacağı yeni dergilerin de basılı olarak yayınlanmalarını sağlamak gerektiğini düşünüyorum. Böylelikle ustalar ve çıraklar bir araya gelsin ve yeni ustalar yetişsin.

Kalem Tükenmeden adlı eserinizde yazıya ve söze dair bir mesuliyet hatırlatması yapıyorsunuz. “Sözün ayağa düşmesi” tabiri sıkça kullanılıyor. Kelimelerin içinin boşaltıldığı, kavramların yerinden edildiği bu çağda, Müslüman bir yazarın “kelimenin namusunu” koruması ne anlama geliyor?

Mazide sıklıkla duyduğumuz bir söz vardı: “Eskiye rağbet olsaydı bitpazarına nur yağardı…” Tabiatımız gereği her şeyin yenisini seviyor; eskiye, eskimiş olana itibar etmiyoruz. Bugün üzülerek görüyoruz ki nitelikli ve kaliteli söz de, bilgi de bitpazarına düştü. Televizyon kanallarına, sosyal medya mecralarına bakarsak ne demek istediğimi tam olarak anlayabiliriz. İnsan herhangi bir şekilde işine yarayacak, toplumu, dünyayı, hakikati ve kendisini daha kolay anlamasını sağlayacak bilgiler ve cümleler yerine dedikodu dinlemeyi/izlemeyi tamamen vakit kaybına neden olan boş bilgilerle en değerli hazineyi, zamanı heba etmeyi tercih ediyor. Evet, söz ayağa düştü. İnsanoğlunun algıları, değer yargıları, inançları ve ahlâkları değişti. Hal böyleyken, her şeye rağmen sorumluluk sahibi yazarların, daha doğru bir ifadeyle ediplerin popülaritenin “renkli dünyası”na kapılmadan ısrarla kelimenin ve sözün namusunu koruması; değerli olanı, kıymetli olanı, hakikate yol açacak olanı her kayd-ı şartta öne çıkarması ve sürekli toplumun gündeminde tutmaya gayret etmesi gerekiyor.

Son kitabınız Bir Damla Sudan Bir Avuç Toprağa’da da böylesi bir çaba içerisinde olduğunuzu söyleyebilir miyiz?

Elbette. Bir Damla Sudan Bir Avuç Toprağa adından da anlaşılacağı üzere doğum ile ölüm arasında kısacık bir hayata sahip olan insanın hikâyesini anlatıyor. Günümüz toplumuna karşı karşıya kalınan tüm olumsuzluklara rağmen “Durun bir saniye, öleceksiniz…” diyor. Hiç ölmeyecekmiş gibi yaşayan, nefs-i emmarenin esiri olmuş günümüz insanını sigaya çekecek tek gerçeklik ölüm. Bu kitap, başta yazarına ve sonra okurlara “Ağızların tadını kaçıran ölümü sıkça hatırlayın.” hadis-i şerifinin hikmetini gündelik olaylar üzerinden anlatıyor. Kalem Tükenmeden isimli eseri de böylesi bir anlayışla kaleme almıştım. Bir Damla Sudan Bir Avuç Toprağa, köprüden önce son çıkış gibi gördüğüm Kalem Tükenmeden’in devamı niteliğinde. Hakikat arayışı zor ve sancılı bir süreç. Ve ben; kalemler tükenmeden, hâlâ söylenecek söz varken, âcizane gücüm yettiği ve ömrüm vefa ettiği müddetçe başta kendim için olmak üzere insanlığa söylenmesi gereken sözleri kaleme almak adına tüm gücümle mücadele edeceğim.

Edebiyat ve kültür dünyamızda yerlilik meselesi sıkça tartışılıyor. Ancak bazen yerliliğin sadece nostaljiye veya hamasete indirgendiğini görüyoruz. Sizce geleneği bugüne taşırken, onu dondurmadan ama yozlaştırmadan “yeni bir dil” kurmak nasıl mümkün olur?

Yerlilik konusu düşünce ve edebiyat dünyamızın en kadim ve yaralı meselelerinden biri. Sizin de ifade ettiğiniz gibi yerlilik, kahir ekseriyetle ya geçmişin tozlu rafları arasında bir nostalji objesine indirgeniyor yahut ideolojik bir kalkan olarak kullanılıyor. Oysa gerçek anlamda yerlilik bir durak değil kelimenin tam anlamıyla bir yolculuk biçimi. Gelenekle olan irtibatımızı koparmadan ve onu yozlaştırmadan yeni bir dil inşa etmek için bazı dengeleri gözetmek gerekiyor.

Öncelikle eğer geleneği bir müze objesi gibi cam bölmeler arasında seyretmeye mahkûm edersek onu bir nevi dondurmuş oluruz. Daha ziyade geleneği bir atölye gibi görmeliyiz. Atölyeden kastım şu: “Geleneğin içerisindeki araçları alıp bugünün sorunlarını çözmede nasıl kullanabiliriz?”e odaklanmalıyız. Mesela divan edebiyatındaki bir imgeyi sözlük anlamıyla tekrar kullanmak nostaljidir. Fakat aynı imgenin taşıdığı soyut gerçekliği modern bir anlatıda kullanmaya gayret etmek tam olarak yeni bir dil inşa etmektir.

Sonra, gelenekle çoğunlukla biçimsel bir bağ kurarız. Oysa olması gereken söz konusu biçimi doğuran zihniyet ve duyuş olmalı. Tanpınar’ın ifadesiyle “Değişerek devam etmek, devam ederek değişmek…” böyle bir şey. Kalıbı modern dünyanın ihtiyaçlarını gözeterek esnetebilecekken, muhtevayı dolduran insanî ve ahlâkî özü korumak durumundayız.

Ayrıca kendi kabuğumuza çekilerek yerli kalamayız. Hakiki anlamda yerli olan bir eser; yerin derinliklerinden fışkırarak gökyüzüne, yani merkezden çıkıp evrensel olana ulaşan eserdir. Dante İtalyalıdır ama evrensel bir değere dönüşmüştür. Tolstoy ne kadar Russa o kadar insandır. Dolayısıyla kuracağımız yeni dil, köklerimizden beslenerek dünya edebiyatının ve fikriyatının geldiği noktayla komplekssiz bir şekilde diyalog kurabildiği ölçüde güçlü olur. Yerlilik bir nefestir. Şayet o nefes bugün birilerinin soluk borusundan geçip ciğerlerine ulaşabiliyorsa yaşıyor demektir. Aksi takdirde sadece bir hatıradan ibaret kalır.

Tasavvuf ve hikmet geleneğimizde “hal”in “kal”den (sözden) üstün olduğu söylenir. Ancak yazarın sermayesi de sözdür. Bir yazarın yazdıklarıyla yaşadıkları arasındaki o ince dengeyi, yani “samimiyet imtihanını” günümüz entelektüeli nasıl vermeli?

Yıllar önce kitaplarını hayranlıkla okuduğum, dönüp dönüp tekrar baktığım yazarlarla tanışmak gibi bir hevesim vardı. Genç yaşlarda, eserlerini başucumdan ayırmadığım bazı isimlerle ilerleyen dönemde bir vesile tanışma imkânı bulduğumda büyük hayal kırıklığı yaşadığımı hatırlıyorum. Şimdilerde bazı arkadaşlar “Filancayla oturuyoruz, seni de bekliyoruz.” diye davet ettiğinde kibarca reddediyorum. Kitaplarını, şiirlerini okuyarak muhayyilemde bir yere oturttuğum isimlerle bir araya gelerek yeni hayal kırıkları yaşamak istemiyorum çünkü. Arifler, “Kişinin yaşamadığı şeyi söylemesi, yazması; dinleyicilere, okuyuculara tesir etmez.” derlerdi. Kimseyi itham etmek gibi bir niyetim yok. Hepimiz insanız, nefs sahibiyiz. Biraz şöhret, biraz da para elde ettiğimizde “biz”e ait olan değerlerin edebiyatını yapmaya, ama aynı zamanda kendi hayatımızda o değerleri ayaklar altına almaya başlıyoruz. Hâl, kesinlikle kal’den üstün. Ehl-i irfanın yanına gittiğimizde bazen bir duruş, bir bakış; saatlerce dinleyerek ya da okuyarak elde edemeyeceğimiz hikmetleri anlatır bize. Sermayesi söz olan yazar -şayet arif değilse!- yaşadığı gibi yazamıyorsa hiç olmazsa yazdığı gibi yaşamaya gayret etmeli. “Toplum neden her geçen gün geriye gidiyor?” sorusunun cevabını burada aramak lazım diye düşünüyorum.

Genç kuşaklarla, özellikle Z kuşağı diye tabir edilen kitleyle, kadim değerlerimiz arasındaki makasın açıldığına dair genel bir karamsarlık var. Siz sahadaki gözlemlerinize dayanarak bu konuda ümitsiz misiniz, yoksa bu çağın gençliğinde henüz keşfedilmemiş bir “maya” görüyor musunuz?

Zaman çok çabuk ilerliyor. Bir bakıyoruz hayatımızdan 20 yıl geçmiş. Bereket kavramı hayatımızdan çıktığından beri belki de; elimizde olan ne varsa, en kıymetli hazinemiz zaman da dâhil ziyan ediyoruz. Kuşaklar arasındaki kırılmanın en önemli sebebi bu bence. Saatler, günler, aylar ve yıllar coşkun akan bir ırmak gibi yitip gidiyor ellerimizden. Ve bizden sonraki nesillere, bizden öncekilerden devraldığımızı aktarma konusunda zayıf kalıyoruz. Sonra etrafımıza baktığımızda, bambaşka bir dünyanın bambaşka gençleriyle karşılaşıyoruz. “Umudumuz acımızdan daha büyük olmalı…” diyor ya merhum Cahit Zarifoğlu. Ben de bazen bu hususta karamsarlığa düşüyorum evet. Ve fakat vaziyet, ümitsizliğe düşecek kadar kötü değil. Prof. Dr. Yalçın Koç Anadolu Mayası Türk kimliği Üzerine Bir İnceleme isimli eserinde dil üzerinden bu toplumun nasıl toparlanabileceğini uzun uzadıya anlatıyor. Anadolu’nun ilim ve irfan geleneğiyle mayalanmış nesiller, sağa sola yalpalasa da eksenini asla yitirmeyecek. Doğrudur, gündelik hayatta her gün başka bir garabete maruz kalıyoruz. Ancak, binlerce yıla sirayet eden devlet geleneğimiz, kurulan onlarca devletten miras kalan medeniyetimiz; özümüze dönme, geçmişle olan irtibatımızı sağlamlaştırma, daha da önemlisi dünyaya yeniden nizam verecek çapta bir karakter inşa etme konusunda adeta birer kale gibi arkamızda duruyor.

Son olarak; sözün bittiği, ancak şahitliğin en ağır olduğu yere, Gazze'ye gelmek istiyorum. Yıllarca İslam dünyasının acılarını, edebiyatını ve fikrini konuştuk. Bugün Gazze'de yaşanan soykırım karşısında, Batı medeniyetinin maskesi tamamen düşmüşken; bir yazarın, bir münevverin “Filistin imtihanı” sadece kınamak mıdır? Kalem, bu zulmün karşısında nasıl bir “direniş silahına” dönüşebilir?

Gazze’de yaşananlar sadece Âlem-i İslam’ın değil, bütün insanlığın ayıbı olarak kayıtlara geçti. Üstelik ateşkes, silah bırakma gibi kavramlar altı kalın çizgilerle çizilerek dillendirilirken İsrail vurmaya devam ediyor. Batı, olan bitene verdiği tepkiyle ne kadar “medeni” olduğunu gösterdi. Halklar yaşananlara kayıtsız kalamayarak sokaklara dökülürken; liderler utanmadan, sıkılmadan İsrail’in meşru müdafaa hakkından bahsedebildi! Gerçi çok da şaşırmamak lazım. Netice itibarıyla insanlık onurunu ayaklar altına alarak, Epstein Adası’ndaki kanlı ayinlerde çocuk cesedi yiyen vahşi, aşağılık bir kitleden bahsediyoruz. Okyanus böylesine kirlenmişken sığınılacak tek ada İslam dünyası, o adanın en güvenilir limanı da Türkiye.

Birileri Türkiye’de ısrarla “Filistin meselesi” diyor. Adını doğru koymak lazım. Ortada bir mesele, bir sorun varsa hiç şüphesiz o İsrail sorunudur. Terör devleti İsrail, kendine ait olmayan ve hiçbir zaman olmayacak olan topraklarda tahakküm kurmak için her türlü kirli yola başvuruyor. Üstelik bugüne mahsus bir sorun da değil bu. İngiltere’nin omuz vermesiyle 1948’de sözde devlet olarak kurulan İsrail, o günden bu yana Filistin’de katliamı “gelenek” haline getirdi. Bu “geleneğin” kırılabilmesi için herkese görev düşüyor. Ancak, doğru zamanda ve doğru şekilde. Müslüman liderler, daha fazla zarara sebep olmadan İsrail’e yönelik tepkilerini ortaya koymalı, kitleler sesini daha fazla yükseltmeli. Ve münevverler, girdikleri her ortamda, kalemi ellerine her aldıklarında daha fazla “Gazze”, daha fazla “Filistin” demeli, diyebilmeli. Filistin, her ne olursa olsun gündemimizin en üst sıralarındaki yerini muhafaza etmeli. Bunun için de kamuoyunun öfkesini ve intikam azmini diri tutmak gerekiyor ki günü gelip harekete geçildiğinde insanlar “Biz ne yapıyoruz?” diye sormasın. Bu açıdan toplumu aydınlatmakla vazifelendirilmiş; elinde silahtan daha güçlü bir materyali, kalemi olan münevverlere çok iş düşüyor.