Dr. Ömer Faruk Demireşik ile Selçuklu tefsir geleneğinden modern ailenin sükûnetine, akademik birikimin halka arzından Gazze direnişine derin bir ufuk turu.
Hocam, doktora çalışmanızda Selçuklu devri müfessirlerini incelediniz. O dönemin tefsir geleneği ile günümüzün Kur’an’ı anlama çabası arasında ne gibi temel farklar veya benzerlikler görüyorsunuz? Selçuklu birikimi bugün bize ne söyler?
Çok güzel ve kapsamlı bir soru. Cevabı da oldukça geniş. Meraklılarını ilgili çalışmaya yönlendirmiş olayım. Ama çok özet bir şekilde söylemek gerekirse, Selçukluların kurulduğu dönem birçok açıdan karışık bir dönem… Öncelikle Şiî Büveyhîler, Sünnî Hilafet’i de kuşatacak şekilde İslam dünyasına hâkim olmuşlar. Orta Asya’da Gazneliler ile Karahanlılar devletleri var ama bunlar da kendi içlerinde mücadele halindeler… Siyasî bir boşluk… Aynı zamanda Bâtınî hareketler dal budak sarmış. Hak ile bâtıl karışmış. Bizim dört hak mezhep olarak kabul ettiğimiz fıkhî mezhepler birbiriyle kavgalı hâle gelmiş. Meselâ Hanbelîler ile Şâfiîler neredeyse kanlı bıçaklı…
İşte Selçuklular, küçük bir beylik olarak böyle bir dönemde kuruluyor. Karahanlılar ile Gazneliler arasında yer edinmeye çalışıyor. Ardından Batı’ya doğru seferler düzenleyerek bugünkü İran, Irak, Suriye, daha sonra Filistin, Ermenistan, Azerbaycan ve Anadolu bölgelerini ele geçiriyor. Buralarda büyük bir medeniyet kuruyor. Bölgeyi ekonomik ve siyasî hayatta istikrara kavuşturuyor. Ancak önce Orta Asya’dan gelen göçmen dalgalarıyla, Kudüs’ü ele geçirmeye çalışan Haçlılarla, ardından Moğolların saldırılarıyla mücadele etmek zorunda kalıyor.
Ama bütün bunların ötesinde Selçuklular, Sünnîliğin hâmisi olarak kalem ve kılıç ile büyük bir nizam tesis ediyor. Bir taraftan Alamut Kalesi’ni merkez kabul eden Bâtınî fırkaları, suikast timleri ve terör merkezleriyle mücadele ediyor; bir taraftan da onların yaydığı bâtınî/Şiî fikirlerle mücadele etmek ve Sünnî inançların talim ve terbiyesi maksadıyla Nizamiye Medreseleri’ni kuruyorlar.
Dolayısıyla Selçukluların tefsir mirasını ele almadan önce bu tarihî arka planı iyi bilmek gerekiyor. Bu temel fikrî zeminden sonra Selçuklular, tefsir ve İslâmî ilimler açısından oldukça münbit ve istikrarlı bir ilmî zemin oluşturmuş; o güne kadar İslâm dünyasında etkili olan Mutezile ve Şia mezhebinin yayılışını durdurmuştur. Bunu yaparken cebrî/baskıcı politikalar yerine, devlet imkânlarını bu görüşlü kimselere teslim etmeme ve fikrî zeminde onların alternatiflerini destekleme şeklinde bir anlayış geliştirmiştir. Başka bir ifadeyle devlete isyan boyutuna gelmeyen bütün fikrî akımlarla, inanç ve fikir sahasında mücadele etmiştir. Bu durum biraz zaman almakla birlikte oldukça etkili olmuştur. Aynı zamanda bozulmaya müsait yapıdaki art niyetli tasavvuf zeminini kurutmaya çalışmış; hak ve Sünnî tasavvuf ve tarikatları maddî ve mânevî açıdan desteklemiş; onlar için hankâhlar, ribatlar kurmuştur.
Selçuklular, birçok ilimde olduğu gibi tefsirde de “klasik eserlerin yazıldığı” oldukça zirve bir dönem ortaya koymuştur. Bugüne kadar etkileri devam eden İmam-ı Gazâlî, Fahreddin er-Râzî, Cüveynî, Zemahşerî, Ebûbekir İbnü’l-Arabî gibi birçok âlim bu devrin medrese sistemlerinde yetişmiştir. Aynı şekilde Nizamiye Medreseleri, Sünnî itikâdî ve fıkhî mezhepler arasında birlik ve kardeşlik ruhu oluşturmuş; Müslümanları tek bir ilmî/fikrî çatı altında toplamıştır.
Bugün de Selçuklu devletinin insana, ilme ve mukaddes dinimize bakışından istifade etmek gerekiyor. Bâtıl mezhepleri, ifsat eden hareket ve projeleri engelleyen; hakkı ve hayrı çoğaltan, insanları doğru üzerinde birleştiren bir medeniyet projesi geliştirmeliyiz. İslam medeniyeti olarak biz, Kur’ân’dan neş’et eden ve yine düşünce, inanç ve hayat modelini Kur’ân’dan teyit almak isteyen bir ümmetiz. Dolayısıyla bütün mezhep ve akımlar, görüşlerini Kur’ân’a dayandırmaya, onunla delillendirmeye çalışmışlardır. Bu yüzden tefsir ilmi ve tarihi; farklı mezheplerin Kur’ân’ı anlama veya onu düşünce ve inançlarına göre yönlendirme çabalarının bir yansımasıdır.
Günümüzde maalesef bazı kesimler; böyle bir zahmete girmekten kendisini berî tutmaya çalışmaktadır. Onlar; İslam medeniyeti havzasında şekillenmiş mezhep ve tarikatlara dair bütün geçmişi inkâr ve iptal ettikten sonra; hadisin ve sünnetin bağlayıcılığını reddetmişler; bugün de bazıları Kur’ân’ı “akıllarına”, “hevâ ve heveslerine” ve “çağın gereklerine göre” budamaya azmetmişlerdir. Gerçekten son iki üç asırdır İslam dünyasına hâkim olan aşağılık kompleksi, Müslümanları, kendi köklerinden beslenmek yerine başka çöplüklerde hayat bulmaya zorlamıştır. Kendi kökünden kopmuş ama gittiği/sürüklendiği yeni mekânlarda da bir türlü gelişememiştir. Selçuklu mirası, kendisinden sonra gelen Memlükleri, Eyyûbîleri, Osmanlıları, Endülüs medeniyetini etkileyip şekillendirdiği gibi bugün de bize yaşadığımız hercümerçten nasıl kurtulacağımızın ipuçlarını barındırmaktadır.
Hem akademik camiada hem de Şebnem Dergisi gibi köklü bir yayının mutfağında yer alıyorsunuz. Akademik bilginin halka ulaştırılmasında dergiciliğin ve radyo programcılığının rolünü nasıl değerlendiriyorsunuz?
Açıkçası insanlara her kanaldan ulaşmak gerekiyor. Akademik dünya; rafine fikirlerin üretildiği, üzerinde uzun uzun mütalaa ve incelemelerin yapıldığı, uzun vadeli projelerin geliştirildiği bir alan… Yavaş yavaş işliyor. Fakat düşünce, ilim ve medeniyetin kodları burada dokunuyor. Etkisi ilk anda görülmese de burada üretilen fikirler, bir şekilde insanların hayatını doğrudan şekillendiriyor.
Üretilen düşünce ve modeller; biraz daha hafifletilerek, güncele ve gündeme hitap eden şekilleri ile kitap ve dergiye dönüşüyor. Kitap ve dergide yoğrulan, hayata tatbik edilen fikirler ise medyaya yansımaya başlıyor. İster gazete ve sosyal medya vasıtasıyla olsun, isterse film ve dizi sektörüyle olsun bu düşünceler pazarlanıyor. Biz sıradan insanlar olarak en çok son halkalardan etkileniyoruz. Ama işin temeline indiğimizde her film, dizi, kitap veya sosyal videonun bir fikrî zemini ve arka planı var; bir akademik geçmişi ve altyapısı bulunmakta...
Bugün maalesef şikâyetçi olduğumuz son ürünler; Batı dünyasının akademik zeminde oluşturduğu “evrim, ateizm-deizm, feminizm, hümanizm, modernizm” düşüncelerinin yansıması… Bizim bir taraftan film-dizi ile oluşan son ürünlerle mücadele ettiğimiz gibi, belki ondan daha ziyade, işin akademik yönüne de odaklanmamız gerekiyor. İlim; istikrar ve sükûnet isteyen, uzun vadeli yatırımlarla şekillenen, firesi çok olan bir alan… Biz uzun zamandır bu istikrar ve sükûneti kaybettiğimiz için ilmî mirası koruyamadık. İlim derken sadece dînî ilimleri kastetmiyorum, tecrübî/fennî ilimler de böyle… Kendi medeniyet ve kültürümüze karşı şartlanmış bakış açımızı değiştirebilirsek; “kendi aydınımızı” yetiştirebiliriz. Kendi âlim ve aydınımızı yetiştirdiğimizde kendi sanatçımızı, kendi müzisyenimizi, kendi askerimizi, kendi idarecimizi de yetiştirmiş olacağız. Yıkım kolay oluyor ama tekrar inşa ve ihya etmek zaman alıyor. Mehmet Âkif’in ifadesiyle:
“Hadi gel yıkalım şu Süleymaniye’yi desen, İki kazma kürek, iki de ırgat gerek. Ancak, hadi gel yapalım şunu geri desen, Bir Sinan, bir de Süleyman gerek.”
Huzur ve Sükûnet Limanı Âilemiz kitabınızda aileyi bir sığınak olarak tanımlıyorsunuz. Modern çağın getirdiği bireyselleşme dalgasına karşı, Müslüman bir ailenin 'sükûnetini' koruması için en temel kalkanı ne olmalıdır?
Modern çağ, “haz ve hız çağı”… İnsanların kendi kabuklarına çekildiği, bireyselleştiği, kendi menfaat ve arzuları peşine düştüğü bir çağ… Bu yönüyle herkese ilk başta cazip geliyor. Ancak bu, insanın fıtratına aykırı… Uzun vadede kimseye mutluluk getirmedi, getirmiyor. İnsan, ünsiyet ve ülfet eden bir varlık… Toplum içinde, toplumun bir ferdi olarak yaşamaya mahkûm… Tek başına yaşayamaz; maddî ve mânevî bütün ihtiyaçlarını karşılayamaz.
İşte aile, burada insanı fıtratına uygun bir şekilde koruma altına alan, bebeklikten itibaren bedenî ve rûhânî ihtiyaçlarını karşıladığı en güvenilir, en tabiî, en sağlıklı sığınak… Bebek, çocuk ve gençler için böyle olduğu gibi yetişkin erkek ve kadın için de böyle… Âile yuvası kurulamadığında fertler hep tek kanatlı kalıyorlar. Ruhları bir türlü tamamlanamıyor. Aile yuvası bir sebeple yıkıldığında ise enkazın altında kalmış çocuk ve gençlerin hayatları boyunca kolu kanadı kırılmış oluyor.
Aile bugün çok ciddi tehlike altında… Çünkü aile; kültürün, medeniyetin, dinin beşiği… İnsanlar medeniyeti ailede anne-babasından öğrenir; dini onların örnekliğinde yaşarlar. Bugün dünyaya hükmetmek isteyen birtakım güçler; “dünyayı tek bir yönetim/devlet” çatısı altında yönetmek istiyorlar. Sınırlanmış sayıdaki insanlar, fert fert bir köle yönetimine tâbi olacaklar; kadın-erkek, her bir fert kendisine “tanımlanan” alanda yaşayacak ve kendisine “tavsiye edilen” araçlarla mutlu olacak… Çalışacak, kazandığı her şeyi bu sisteme “teslim” edecek… Günübirlik yaşayacak, hazları peşinde koşacak… Yarın diye bir derdi olmayacak; aile ve çocuk gibi “ayak bağları” bulunmayacak… İşte aile, bu anlayışa engel olan en temel kurum… Onu gözden düşürmek, evliliği zorlaştırmak, boşanmayı kolaylaştırmakla mümkün… Hayat şartları, ekonomik zorluklar, kanunî engellemeler hep bu istikamette… Eğer “yanlışlıkla” erkek ve kadın bir aile kurmuşsa; tek başına bir kişinin maaşı yetmez. İkisinin de çalışması lazım. Eğer her şeye rağmen çocukları olursa sayısı biri ikiyi geçmesin deniyor. Zaten anne-babanın çocuklarıyla ilgilenmek için ne vakti ne enerjisi kalacak… O çocuk başka kimselerin elinde büyüyecek; o da annesi-babası gibi “bir tüketim nesnesi” hâline dönüşecek…
Yazılarınızda sıkça 'Dünya yolculuğu' ve 'Ahiret azığı' kavramlarına vurgu yapıyorsunuz. Modern insanın en büyük eksiği olan manevi tatmin noktasında, İslam ahlakı bize nasıl bir reçete sunuyor?
Geldik, gidiyoruz. Kimse bu dünyada kalıcı değil. “Dünya Yolcusuna Ahiret Azığı” kitabında da geçtiği üzere; Allah dostlarından biri sormuş cemaate: “İçinizde bugün akşama kadar yaşayacağının garantisi olan var mı?” diye. Kimse cevap vermemiş. “Peki, ahirete hazırlığını tamamlayan var mı?” diye tekrar sormuş. Yine cevap yok. Hepimizin durumu bu.
Aslında en büyük gerçek ölüm. Herkes nefes alıp verdiği andan itibaren ölüme aday… Her an karşı karşıya kalacağımız değişmez gerçek… Hiç istisnası yok. Ama modern hayat insanı, insanüstü bir varlığın (Allah) otoritesinden kurtarıp özgürleştirdiği(!) gibi, yaptıklarının hesabının görüleceği bir ahiret inancından uzaklaştırarak onu özgürleştiriyor(!). Sadece yaşadığı ânı düşünen, nereden gelip nereye gideceğini düşünmeyen bir fert, dalından kopmuş bir yaprak gibi her tarafa rahatça savruluyor.
Kur’ân-ı Kerim’de anlatılan bütün peygamberler; kavimlerindeki özel toplumsal hastalık, günah ve ahlâkî zaafları ıslah edecek öğütlerin yanı sıra, temelde tevhit ve ahiret inancına davet etmiştir. Çünkü Allah’ın varlığını, birliğini bilen ve er geç Onun huzurunda hesap vereceği şuurunda olan insan, bile bile büyük günahlar işleyemez! Günah, Allah’ı unutmanın, O’ndan uzaklaşmanın adıdır. Modern insanın içinde yaşadığı kaos ve huzursuzluktan kurtulması da Allah’ın varlığına, birliğine gönülden inanması; O’nun takdirine (kadere) samimi bir şekilde teslim olması ve yaptığı iyilik ve kötülüklerin mutlaka karşısına çıkacağını bilmesiyle mümkündür. “Ben iyilik yaptım, kimse takdir etmedi!” düşüncesi de “Kötülerin yaptığı yanına hep kâr kalıyor!” anlayışı da imanî zaaflardan kaynaklanmaktadır. Dünyayı bir imtihan alanı olarak görmeyen, her yaptığının karşılığını peşin olarak bu dünyada alacağını düşünen hata yapar. İman insanı Allah’a bağlar. Ona bağlanan kimse, kullara ve eşyaya kulluktan kurtulur. İşte asıl özgürlük budur! Allah’a dayanıp güvenen bir kimseyi hiçbir dünyevî güç yıkamaz! Filistin’de şahit olduğumuz gibi…
Sizce bir şehrin ruhu, o şehirde yetişen müfessirlerin ve ilim adamlarının eserlerine nasıl yansır? Selçuklu şehirlerindeki ilim iklimi ile bugünün şehir hayatını kıyasladığınızda neler hissediyorsunuz?
İnsan çevresini şekillendirir ve o çevrenin içinde şekillenir. Biz önce bir tercih yaparız, kendimize bir muhit kurarız. Bu durum, şehir ve ülke bazında da böyledir. Muhit kelimesi, anlam itibarıyla da kuşatan, ihata eden demektir. Dolayısıyla hangi tarihe, hangi bölgeye giderseniz oranın mantığı ve öncelikleri sizi de şekillendirir.
Selçuklulara gelirsek, onlar da yaşadıkları dönemi kendi inanç, kültür ve medeniyet kodlarına göre donatmışlar. İlim ve ahlak öncelikli bir şehir hayatı tesis edilmiş. Binlerce yazmadan oluşan şahsî kütüphanelere ilaveten Nizamiye Medreseleri’nde bulunan nadir eserlerden oluşmuş büyük kütüphaneler şehrin kimliği olmuş. Ulema, bir şehirden başka bir şehre gittiğinde şehrin giriş kapısında adeta törenlerle karşılanmış. İlim ve hikmet ehline itibar edildiği için çocuk ve gençlerin gözü de bunlarda olmuş. Yolcuların ücretsiz dinlenebileceği hanlar ve kervansaraylar yapılmış. İlim, kültür-sanat, hastaneler ve aşevleri zengin vakıflarla desteklenmiş. Bu yüzden savaş ve istila dönemlerinde bile bu hizmetler aksamadan devam etmiş.
Bugün ise bir futbolcu veya bir şarkıcı devamlı göz önünde… Onların sözleri, yaşayışları ekranlarda… Esprileri, gündemleri, kıyafetleri durmadan geniş kitlelerin gözüne sokuluyor. Bu da toplumda “örnek figür” arayan çocuk ve gençleri bu alanlara yöneltiyor. Bugün toplumun, dünyanın ilgisi neye yönelirse gençlerin ilgisi de ona kayıyor. Bir de şu hakikat var; güçlü toplumlar, zayıf toplumları etkiliyor. Gözümüzün önünde hep Avrupa ve Amerika şehirleri, onların yaşayışları ve ünlüleri var. Bu da bir kültürel sömürge olduğumuzu gösteriyor. İçimizdeki “bizden hayatları” bile göremiyoruz; hatta yeni dizilerde bile oryantalistlerin Müslümanlara bakışı gibi kendimize bakmayı öğreniyoruz. Büyük bir savrulma var; Allah sonumuzu hayreylesin.
Gençlerle iç içe olan bir eğitimci olarak, bugünün gençliğinin anlam arayışını nasıl buluyorsunuz? Onlara vakti nasıl doğru yönetmelerini tavsiye edersiniz?
İnançta, ahlakta ve önceliklerimizdeki bu savrulma hâli bize saatin yaklaştığını gösteriyor. Peygamber Efendimiz (s.a.v.) kıyamet yaklaştığında ilmin insanlardan alınacağını haber vermiş. Bu; ehil ve liyakatli âlimlerin vefat etmesi, yerlerine yetişmemiş kimselerin talip olmasıdır. Düzelmenin de önce ilimle ve âlimlerin şahsiyetiyle olacağını düşünüyorum. İlim ve âlim; bir cetvel gibidir. Ama cetvel şaştığında tuz kokuyor. Âlim doğru olduğunda idareci de kendine çeki düzen verir, halk da… Âlim ölünce âlem de ölüyor.
Gerçek bir âlim kolay yetişmiyor. Fatih Sultan Mehmed’in kurduğu medreselerin eserleri Yavuz ve Kanuni zamanında ortaya çıktı. Ama o zor yetişen bir-iki gerçek âlim, asırlarca rehberlik ediyor. İmam Gazâlî ve İmam Rabbânî hâlâ yol gösteriyor. Gençliği güzel modellerle buluşturursak toplum olarak kurtuluşa ereriz. Aksi hâlde fert ve toplum olarak kıyamet saatimiz yaklaşmış olur.
Son olarak; Filistin ve Gazze’de yaşanan büyük acıları bir müfessir ve yazar gözüyle nasıl okumalıyız? Bu kanayan yara, İslam coğrafyasının uyanışına vesile olabilir mi?
Oradaki kardeşlerimizin imanı ve sabrı her türlü takdirin üzerindedir. Onlar iman, teslimiyet ve cihat imtihanlarını başarıyla geçtiler. Ama ümmet adına, ümmetin idarecileri adına bunu söylemek zor! Ben ümmet olarak hiç iyi bir sınav vermediğimizi düşünüyorum. Ve bu kadar masumun vebali bütün ümmetten bir şekilde çıkar diye korkuyorum. Zira Allah imhâl eder (süre tanır) ama ihmal etmez. O gün geldiğinde herkes bu acı cezanın muhatabı olur.
Düşman güçlü görünüyor ama onu güçlü kılan bizim gafletimiz ve bağımlılıklarımız… Doğru dürüst boykot etmeyi bile beceremedik. Ancak ben ümitvarım. Siyonist emelli bu güruhun maskesi artık düştü. Dünya çapında oynanan oyunlar artık görülebiliyor. Cenab-ı Hak bu şerlerin içinden de hayır çıkaracak. Biz fert fert bu imtihanı geçebildik mi diye sormalıyız. Cevabımız hayır ise, daha önümüzde imtihan süreci devam ediyor. Nefes aldıkça imkânımız var! Allah bizi İslam’ın tekrar galip olduğu o büyük fetih gününün hizmetkârlarından eylesin.
