"Tarih zulme karşı direnişi öğretir. Edebiyat acıyı şahitliğe dönüştürür. Gazze insanlığın ortak imtihanıdır. Mazlumun sesi tarihten bugüne sürer. Zulüm değişir ama hakikat baki kalır. Gençlik hafızayı diri tutmalıdır. Sanat vicdanın dili olmalıdır. Mücadele hak ile bâtıl arasında sürmektedir."

Davut Bayraklı Kimdir?

1978 yılında Trabzon’un Of ilçesi, Ağaçseven mahallesinde doğdu. İlk ve orta eğitimini Ankara, Mersin ve Rize’de tamamladı. 2008 yılında, Kazakistan’da Uluslararası Hoca Ahmet Yesevi Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nden mezun oldu. Yüksek Lisans eğitimini 2010 yılında Sezai Karakoç’un Şiir ve Şair Anlayışı”isimli teziyle aynı üniversitede yaptı. 2012-2018 yılları arasında Mostar dergisi, Mostar ve Eşik yayınları editörlüğünü yürüttü. Halen Semerkand TV’de editör olarak çalışmaktadır. Yurt içinde ve yurt dışında makaleleri; edebifikir.com, mucerret.com, medium.com, Mavi Yeşil, Kuyudaki Koro, Yılkı, Semerkand, Genç Okur, Mostar, Skylife, Yarın, Dilhâne, Yenişafak kitapta yazıları yayımlandı. Evli olan yazarın Mahinur Gevher isminde bir kızı, Necip Fazıl isminde bir oğlu vardır.

Kitapları

  1. Kutsalın Buharlaşması
  2. Mücahid Mürşidler
  3. Konuşan Tarih 1
  4. Konuşan Tarih 2
  5. Konuşan Tarih 3
  6. Konuşan Tarih 4
  7. Okurun Masası Yazarı Masası
  8. Sezai Karakoç’un Şiir ve Şair Anlayışı
  9. Tarihe Geçen Sözler
  10. İlginçlikler Kitabı
  11. Modern Hurafeler
  12. Aynı Göğün Yıldızları
  13. Çiçekli Elbise
  14. Filistin Kahramanları

Tarih perspektifiyle başlayalım: Sizce insanlık tarihi boyunca zulme karşı verilen mücadelelerin en belirgin ortak noktaları nelerdir?

Tarih bize gösteriyor ki zulme karşı verilen mücadelelerin ortak paydası, kullanılan araçlar ya da meydanlara sığmıyor. Burada asıl belirleyici olan, direnişi hangi temele yasladığımızdır. Zulümle hesaplaşmalar, kimi zaman “özgürlük” ya da “eşitlik” sloganlarıyla başlamış ama çoğu kez yeni bir baskı düzeni üretmiştir. Lenin’in “insanı özgürleştirme” iddiasının bir esir kampına dönüşmesi, Mao’nun “halka hizmet” söyleminin kendi halkını kurban etmesi bunun en çarpıcı örnekleridir. Buna karşılık, Peygamber Efendimiz aleyhisselatü vesselamın Mekke’deki müşriklerin düzenine karşı verdiği mücadele ya da Musa Aleyhisselâm’ın Firavun karşısındaki direnişi, sahih kıyamın nasıl olması gerektiğini gösterir. Bu çerçevede karşımıza üç esas çıkıyor: İlâhî bir referansa dayanmak, tarih ve kimlik şuurunu kuşanmak, ahlâkî bir üstünlüğü temsil etmek. Bu üç omurga olmazsa direnişin adı ne olursa olsun yeni bir zulme kapı açması kaçınılmazdır. Malcolm X’in “mümkün olan her şekilde” çağrısı da tam bu noktada kıymetlidir. Çünkü bu çağrı, gücün cazibesine kapılmadan, meşruiyet ve ahlâk zeminini terk etmeden bütün imkânları seferber etmeyi öğütlüyor. Sonuçta ölçümüz nettir: Sahih direniş, insanı ve toplumu ıslah etmeyi amaçlamalı, güce yaslanarak değil hakikate dayanarak yükselmelidir. Eğer bu omurga kaybolursa, o zaman tüm gücüne ve kalabalıklığına rağmen meydanlar ve metinler anlamını yitirir. Zulüm ise başka bir kılıkla bize geri döner.

Tarihçiler genellikle olayları kronolojik bir düzlemde inceler. Siz edebiyatçı yönünüzle tarihe baktığınızda, tarihin “hikâye etme” gücünü nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tarih, kronolojik sıralar ve rakamlardan ibaret değildir. O iskeleti kurmak elbette önemlidir fakat asıl mesele, o iskeleti ete kemiğe büründüren ve ona can veren ruhtur. Modern tarihçilik çoğu zaman olayları bir kadavra gibi parçalar ve size kemikleri gösterir ama ruhu ıskalar.

İşte edebiyatın farkı da burada ortaya çıkıyor: O ruha dokunmak, kuru bilgiyi ete kemiğe büründürmek. Ben tarihe baktığımda, 1453’ü mesela kuru bir tarih değil; bir çağın kapanışı, bir idealin gerçekleşmesi olarak görüyorum. Mesela edebiyatçı, Çanakkale’yi anlatırken sadece siperleri ve asker sayısını değil, oradaki fedakârlığı ve imanı bugüne taşır. Böylece o tarihi olay, bizim için bir ahlâk ve kimlik ölçüsüne dönüşür. Çünkü tarihi hikâye etmek, aslında tam olarak bu demektir: Bir millete kendi köklerini ve değerlerini hatırlatmak. Bu hatırlatma sayesindedir ki geçmiş, kuru bir bilgi olmaktan çıkar ve gelecek için bir yol haritası, bir ilham kaynağı haline gelir. Bana göre tarih, ancak bu şekilde anlatıldığında yaşayan ve yol gösteren bir şuur olur.

Türk-İslam tarihinde mazlumların sesi olmuş birçok örnek görüyoruz. Bugün Gazze’de yaşananlarla bu tarihî hadiseler arasında nasıl bir bağ kuruyorsunuz?

Tarihimize baktığımızda, zulme karşı direnişin sadece bir hatırlatma değil, bir süreklilik arz ettiğini görürüz. Sualinizdeki “bağ” kelimesi de bu anlamda önemli. Ancak buradaki ilişkiyi yalnızca benzerlik üzerinden okursak hem bir eksiklik hem de bir hata yapmış oluruz. Çünkü esas mesele benzerlikten ziyade aynîliktir. İnsanın tarihine baktığımız zaman görüyoruz ki asırlar değişiyor, coğrafyalar değişiyor, zulmün araçları modernleşiyor ama hak ile bâtıl arasındaki mücadele değişmiyor ve hep aynı çizgide devam ediyor. Benim açımdan 11. yüzyıldaki Haçlı ordularının Kudüs’ü işgaliyle bugün Gazze’nin çocuklarını hedef alan Siyonist Yahudi bombaları arasında bir fark yok. Biri zulmünü kılıçla, diğeri ise fosforla can yakarak yapıyor. Fakat neticede her ikisi de aynı kibrin ürünüdür. Moğolların Bağdat’ı yakıp yıkan ateşiyle, bugün masumların üzerine yağdırılan teknolojik yıkım aynı ruhun eseri değil midir? Tarih bize şunu öğretir: zalimin adı değişir, sureti değişir, ama zulmün mantığı değişmez. İşte bu yüzden Gazze, bize yeni bir hadiseden çok, tarihimizin kanlı sayfalarının yeniden açılması gibi geliyor. Unutulmuş yaralar hatırlanır, mazlumiyetin sürekliliği gözlerimizin önüne serilir. Aslında bunlar benim açımdan konuşulması zor konular. Fakat konuşmaktan başka bir şey de yapamıyoruz şu an için. Bir tarihçi kimliğiyle geriye dönüp baktığımda gördüğüm şey şu: Tarih boyunca Selahaddin Eyyübi’nin Kudüs’teki kararlılığı, Şeyh Şâmil’in Kafkaslarda gösterdiği direniş, Ömer Muhtar’ın işgalcilere karşı verdiği mücadele hep mazlumların sesi olmuş. Bugün de aynı tarih, bu defa Gazze vesilesiyle kimin sesini yükselttiğini, kimin susmayı tercih ettiğini kaydediyor. Belki bu anlamda tarihî okumayla da bize yarınlara dönük olarak bir teselli sağlıyor. Burada altını çizmemiz gereken bir nokta da şu: Tarihî hadiseler, sadece nostaljik bir hatırlatma için değil, bugünün sorumluluklarını tayin etmek için anlatılır. Gazze bize geçmişin ibretlerini yeniden hatırlatıyor. Mazlumların yanında durmayanların tarihte nasıl anıldığını, zalime karşı sessiz kalanların nasıl yargılandığını hatırlatıyor. Dolayısıyla Gazze, bizim için hem bir hafıza uyarısı hem de bugünkü ahlâkî duruşumuzun turnusol kâğıdıdır. Netice olarak, bizim tarihimizde mazlumların sesi olmuş her kıyam, bugünkü Gazze ile kopmaz bir kader ortaklığı içindedir. Ve bu bağ bir tercih değil, tarihî ve imanî bir mecburiyettir. Çünkü tarihin hakemliği bize göstermiştir ki zalimlerin gücü geçici ve aldatıcıdır. Gazze bugün yalnızca Filistin’in değil, sizin, benim, bütün ümmetin hatta insanlığın ortak sorumluluğu ve sınavıdır. Bu meselede tarih, binlerce yıl zulme ve zalime karşı duranların onurlu mücadelesini yazdığı gibi bugün de yazmaya devam edecek.

Edebiyat, acıları dillendirme gücüne sahip. Sizce edebiyatın Gazze’de yaşanan zulmü anlatmadaki sorumluluğu nedir?

Edebiyatın sorumluluğu, bir savaş muhabiri gibi acıyı kayda geçirmekten ya da hamasi nutuklarla öfke uyandırmaktan ibaret değildir. Bu, olsa olsa en yüzeysel vazifesidir. Gerçek sorumluluk ise mananın derinliklerine inmektir. Bu anlamda Gazze’nin çığlığı, bir haber bülteni olmaktan çıkarılıp, kalıcı bir şahitliğe dönüştürülmelidir. Bu noktada sadece şiir ya da roman değil; deneme, öykü, tiyatro gibi türler de devreye girmelidir. Hatta modern sanatın her alanı -sinema, resim, fotoğraf, dijital anlatımlar- bu sorumluluğu üstlenmek mecburiyetindedir. Zira kayıtsız kalamayacağı bir durum var ortada. Bunun da ötesinde zulmü anlatmak, tek bir edebiyat türünün değil, bütün sanatın ortak görevidir. Edebiyat ve sanat, mazlumu pasif bir mağdur olarak değil, davası uğruna bedel ödeyen onurlu bir özne olarak görmeli ve göstermelidir. Bu anlatım, sloganın uçucu sesinden çok daha kalıcıdır. Bir roman, bir şiir ya da bir film, insanlığın vicdanına saplanmış bir kıymık gibi asırlarca orada kalır. Burada genç kuşak sanatçılara da ayrı bir sorumluluk düşüyor. Çünkü bugünün dili onların kaleminden, kamerasından, fırçasından yükselecek. Gazze’nin acısı onların üslubuyla geleceğin vicdanına taşınacak. Sorumluluk tam da budur: Acıyı zamana gömmek yerine ona zamana meydan okuyan bir ölümsüzlük kazandırmak.

Bir şair veya yazar tarihten aldığı ilhamla bugünü nasıl anlamlandırabilir? Bu bağlamda Gazze’yi yazıya dökmek, tarihle nasıl bir bağ kurar?

Gazze’yi yazıya dökmek, tarihle kurulan derin bağın en canlı örneklerinden biridir. Çünkü böyle bir yazı, Gazze’yi dar bir coğrafyanın geçici krizi olmaktan çıkarır. Onu, Kudüs’ün işgaline, Saraybosna’nın acısına eklenen yeni bir halka hâline getirir. Edebiyatın kalemi, böylece Gazze’yi yalnızca bugünün haberi değil, tarihin ve vicdanın merkezinde yer alan bir şahitlik konusuna dönüştürür. Kalem, fırça, fotoğraf makinesi veya kamera... Hangi mecra olursa olsun, sanatın her dalı bu tarihî şahitliğe ortak olmak ve bu ağır sorumluluktan kaçmamak zorundadır. Zulme karşı şahitlik farklı mecralarda çoğaldıkça, unutkanlığın duvarları da o ölçüde yıkılacaktır. Sonuç olarak edebiyat ve sanat, modern dünyanın dayattığı unutkanlığa karşı bir hafıza kalkanıdır. Gazze, gelip geçici bir trajedi değil, insanlığın büyük hikâyesinde yeni bir sınavdır. Bu sınavı kalıcı kılacak olan ise edebiyatın ve sanatın ortak şahitliğidir.

Sizce edebiyatın dili mi yoksa tarihin dili mi Gazze gerçeğini dünyaya daha güçlü anlatabilir?

Bu sual, birini diğerine tercih etmemizi istiyor gibi… Ama karşımıza çıkan hakikat farklıdır. Bunlardan biri olmadan diğeri dilsizdir. Tarihin dili, hadisenin cesedini ortaya koyarak rakamları, belgeleri, reddedilemez delilleri sunar. Bu yönüyle de akla hitap eder. Fakat modern dünyanın aklı, duymak istemediği gerçeklere karşı sağırdır. İşte modern aklın duymazdan geldiği bu hakikati kalbe ve vicdana edebiyatın dili taşır. Edebiyat, o cesede ruh üfler. Acıyı hissettirir, zulmü ete kemiğe büründürür ve okuyucuyu pasif konumdaki bir seyirci olmaktan çıkararak aktif bir şahit yapar. Sonuç olarak delil tarihtedir, evet. Ama o delili vicdanlarda silinmez bir mahkemeye dönüştürme kudreti, şüphesiz edebiyatın ve diğer sanatların dilinde hatta anlatım gücündedir.

Son olarak, genç nesillere hem tarih hem edebiyat hem de Gazze konusunda bir bilinç oluşturmak için neler tavsiye edersiniz?

Bir tarihçi gözüyle söylemem gerekirse genç kardeşlerimin ilk vazifesi, hafızalarını diri tutmak olmalıdır. Tarih, kuru bir bilgi yığını değil, kimliğimizi inşa eden büyük bir şuur kaynağıdır. Bu yüzden geçmişin hadiselerini sadece öğrenmek değil, onları anlamak, bugüne bağlamak gerekir. İkinci olarak, yine genç kardeşlerimiz mutlaka edebiyat ve sanatla bağlarını kuvvetlendirmelidirler. Çünkü hakikatin kalplere nüfuz etmesini sağlayan şey çoğu zaman belgeler değil, kalemin, kameranın, fırçanın dili oluyor. Bugün Gazze’yi anlamak ve anlatmak da bu yolla mümkündür. Gazze’nin feryadını şiire, romana, sahneye, perdeye taşıyan gençler hem vicdanın tercümanı olacak hem de unutkanlığa karşı bir hafıza nöbeti tutacaktır. Neticede tavsiyem şudur: Genç kuşak, tarih bilinciyle köklerini sağlamlaştırmalı, edebiyatın diliyle kalplere dokunmalı ve Gazze gerçeğini insanlığın ortak vicdanına emanet etmelidir.